porno izle
GÜNDEM

Yeni Türkiye’de yeni mücadele olanakları arasında konuşabileceğimiz, değerlendirebileceğimiz alanlardan birisi de göçmen işçilerin örgütlenme-dayanışma ve nihayetinde devrim mücadelesinde nereye konuşlanacağına ilişkin sorunsaldır. Daha önce Spot dergisinde “Göçmenler ve Sosyalizm” başlıklı bir yazı ile bu tartışmaya giriş yapmıştım. Nihayetinde Yeni Türkiye’de önemli sermaye birikim alanlarından birisi olan inşaat sektörü özelinde alan araştırmasına dayalı göçmen işçilerin istihdam koşullarını incelediğim bir tez çalışmam oldu. Bu yazı esasında biraz da verilerin bir araya getirilmesi ve Yeni Türkiye’de mücadele alanlarının neler olabileceğine ilişkin düşünmek üzere tasarlandı. Bu alanlardan birisinin de sosyalist hareketin göz ardı ettiği göçmen emeği ve örgütlenmesi olduğu kanaatindeyim.

Türkiye, 1980’li yıllar itibariyle göç veren ülke statüsünden göç alan ülke statüsüne geçmiştir. Bu şu anlama gelmektedir: Çok sayıda göçmen çalışmak, yaşamak veya “Batı’ya” gitmek için Türkiye’ye gelmiştir.

1980’ler aynı zamanda neoliberal politikaların uygulanmaya başlandığı, Yeni Türkiye’nin 24 Ocak Kararları ile bir yönüyle temelinin atıldığı, sermayenin “iktidarın” desteğiyle emeğe, sosyal haklara aymazca saldırdığı yıllardır. Sendikal mücadele gerilemiş, toplumsal muhalefet sıkışmış durumdadır. Dolayısı ile sermayenin uluslararası sermaye ile birlikte boy göstermeye “zorlanması” ya da “hissetmesi” üzerine ucuz emek gücüne duyulan açlık göç sürecinin artmasını tetiklemiştir. Elbette yasal düzenlemelerin eksik-yetersiz olması, vize politikaları gibi bir dizi etmen bu sürecin hızlanmasının nedenleri arasında yer almaktadır. Ancak bahsimizin mücadele olması nedeniyle özellikle sermayenin dönemdeki koşullarına bakmak icap eder.

“1980’li yıllarda gerçekleşen değişimi, ülke içindeki az sayıda büyük ölçekli sermayenin artık dünya ölçeğinde işleyen sermayenin toplam döngüsüne katılmak istemeleri ya da böyle bir zorunluluğu yaşamaları olarak tanımlayabiliriz. 1980’li yıllarda dünya piyasalarına açılmanın ülke içinde belirli bir donanıma ulaşan sermayeler açısından stratejik bir değişim, yani iradi bir isteğin ürünü olduğunu söyleyebiliriz. İradi mekanizma sermaye birikiminin ülke içi birikimi ile direkt ilişkili iken, zorunluluk ise Türkiye’de içe dönük sermaye birikiminin de niteliğini önemli ölçüde belirleyen sermayenin dünya ölçeğinde birikim dinamikleriyle ilişkilidir”(Ercan, 2004).

1980’li yılların başından itibaren ucuz emek kullanma yolu ile eklemlenmenin önemli bir eğilim olduğu görmekteyiz. Ucuz emek kullanmanın ilk yolu çalışanların bir bütün olarak ücretlerinin düşmesini sağlamak iken, ikinci yol kadın ve çocuk emeğinin yoğun olarak kullanılmasıdır. Burada özellikle uluslararası göçün artması ile birlikte göçmen işçi emeğinin de bu kategori içinde değerlendirmemiz gerektiğini ifade edebiliriz.

***

Karl Marx, Grundrisse’de emeğin sermaye karşısındaki konumunu, “sermayenin gücü olarak, ötekinin erki olarak, onun karşısına yerleştirdiği emeğinin yaratıcı gücü ölçüsünde yoksullaşmak zorundadır. İşçi kendini servetin üretken gücü olarak emeğe devreder; sermaye onu bu haliyle kendine mal eder” diyerek açıklamaktadır. Dolayısı ile sermaye birikimi ile emeğin yoksullaşması ya da değerinin düşmesi bir yönüyle göçmen işçi istihdamını da özellikle kayıt dışı şekilde etkilemektedir. Birbiriyle iç içe geçmiş, ilintili süreçler olarak ele almak mümkündür.

Bütün bunlara karşın 1980’lerden itibaren göçmen işçiler “yerli” işçi sınıfı karşısında “ucuz emek”, “işleri çalanlar” vb. ifadelerle değerlendirilmiştir. Aynı zamanda “küreselleşme” olgusunu veyahut özellikle “reel sosyalizm” deneyiminin çöküşü ile birlikte gelişen olguları ve yeni döneme uygun örgütlenme araçlarını – düşünüş biçimlerini yaratamayan sendikal ve devrimci mücadele göçmen işçilerin durumuna dair politika geliştirmekten imtina etmişlerdir. Bu dönem aynı zamanda “tek kutuplu dünya – tarihin sonu” gibi çökmüş mottolarla beraber “sınırların” ortadan kalktığı yaygarasına rağmen, özellikle bu tezleri öne sürenler olmak üzere, ülkede göçmen mücadelesine ilişkin herhangi bir faaliyet örgütlenmemiş olması ise ayrıca düşündürücüdür.

***

Bugün işçi sınıfının yeni kompozisyonunu değerlendirmek ve yeni emek örgütlenmelerini gerçekleştirmek zorunluluğu ortadadır. İşçi sınıfının bugünkü kompozisyonuna baktığımızda karşımıza çıkan olgulardan birisi de göçmenlerdir. Göçmenlerin çalışma koşulları ve “mülkiyet” meselelerini değerlendirdiğimiz de işçi sınıfının görünmeyen ama gittikçe büyüyen yeni üyeleri olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

Marx, Komünist Parti Manifestosu’nda şunları söylemişti: “İşçilerin vatanı yoktur. Dünyanın bütün işçileri birleşiniz.”

Göç olgusu sınıf mücadelesinin başat öğelerinden birisidir. Özellikle, neoliberal dönemde bu başat öğe daha fazla ön plana çıkmıştır. Küresel kapitalizmin girdiği krizlerin neticesinde – özellikle yakın olması hasebiyle Yunanistan örneğinde – yerli halkın ilk tepkisini göçmenlere vermesi ortadadır. Yine Suriye’de yaşanan savaş nedeniyle ülkeye göç etmek zorunda kalan Suriyelilere dönük Gaziantep, İkitelli gibi yerlerde gösterilen tepki, saldırı örneklendirilebilir.

Göçmen işçilerin Türkiye’de yürütülecek işçi sınıfı hareketinin önemli bir bileşeni olarak ele alınıp, örgütlenmesi aynı zamanda kriz dönemlerinde açığa çıkan milliyetçi-ırkçı süreci de muhafazakar sarmalı da engelleyecektir.

İşçi sınıfının koşullarının daha da berbat bir hale geldiği günümüzde temel problemi olarak devrimci bir dönüşümü ele alan bir sosyalist hareketin “göçmenlerle” politik-dayanışmacı bir ilişkiyi kurması mücadelenin geleceği açısından elzemdir.  Yeniden bir manifesto yazılacaksa göçmenleri de bunun içinde düşünmek gereklidir.

Yorumlar