porno izle
analiz

Yerel seçimler ile başlayan, 2 yıl içerisinde Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimlerle birlikte devam edecek olan seçim maratonu “yeni rejimin” geleceği açısından da önem taşımaktadır. AKP ve Cemaat ortaklığı ile birlikte 2002 yılından itibaren hızlanan ve “ustalık” döneminde şekillenen yeni rejim ortakların “çatışması” ile başka bir evreye geçti. Özellikle yerel seçimlerde “yeni rejim” karşısında güçlü bir muhalefet oluşturmak yönünde atılan adımlar ise çokça işaret ettiğimiz “eski rejim” savunucularının yanına düşmekten alıkoyulamadı. Özellikle Gezi-Haziran direnişi boyunca çeşitli varyasyonlarla göz kırpılan ve “kazanımlara sahip çıkma” altında ortaklaştırılan sürecin nereye evrilebileceğini ve tariflenen yeni rejim-AKP karşıtı mücadelenin sınıf mücadelesinden kopuk ele alınmasının bu düşünceye dayanak olacağını ifadelendirmiştik.

“Burada düşülen bir hatada rejim değişikliğini sınıf mücadelesinden kopuk ele almaktır. Sınıf mücadelesi siyasal alandaki değişikliklerden ayrı ele alınamaz.  Politik bir rejimi okumanın, anlamanın yolu yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişkinin siyasal mahiyetidir. Buralardan baktığımızda sol içindeki ayrım noktalarını daha rahat görebiliriz”[1]

Yerel seçimlerde de gördük. Yerel seçimlere “sağa açılarak” giren ve AKP karşısında “iktidardan” çok “ana muhalefet” olmayı seçen CHP bütün bunlara rağmen sosyalist soldan hatırı sayılır bir oy aldı. Özellikle Ankara özelinde “ortak aday” çıkaran sosyalist solun aldığı oya bakınca bunu rahatlıkla dillendirmemiz mümkün hale geliyor. Buradaki temel meseleyi tek başına “AKP gitsin de ne olursa olsun” mantığı ile ele almak Marksist teoriye ve sosyalist politikaya büyük haksızlık olur. Burada asıl mesele Haziran direnişi ile açığa çıkan ve geniş kesimlerin AKP iktidarı karşısındaki taleplerinin salt “yaşam tarzına” müdahale boyutunda değerlendirilmiş olmasıdır. Bu noktada ele aldığımızda Alevi-Kürt mahalleleri dışında yoksulların yoğun yaşadığı mahalle ve illerde sosyalistlerin esamesinin okunmaması bunun bir iz düşümü olarak ele alınabilir. Ayrıca sosyalist solun bu süreçte “emek-sermaye” çelişkisini açığa çıkaracak talepler ile süreci götürmemiş olması da bunun nedenlerinden birisidir. Keza Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk olayının ayyuka çıktığı bir süreçte dahi emekçi kesimlerin olan bitenle ilgilenmemesi ve günlük çıkarlarını düşünerek hareket etmesi seçimlerde AKP’nin aldığı “oy” ile de ortaya çıkmaktadır. O halde AKP’nin emekçilere verdiği “günlük yevmiyenin” karşısında sosyal-temel haklar ve taleplerle bir süreç örgütlemek bunu tersine çevirebilecektir. Özellikle kentsel dönüşüm adı altında kentin sermayeye peşkeş çekilmesi ve yoksulların ucuz iş gücünü sağlaması amacıyla “kentte tutulmasına” karşın kentin kıyılarına, köşelerine sürülmeleri bunun bir örneği olarak okunmalıdır. Kent savunmasını bu minvalde ele almak ve krizin etkileri ile birlikte git gide gasp edilen temel-sosyal haklara sahip çıkmak bu barikatın örülmesi yolunda önemli bir adım olacaktır.

Bütün bunların dışında “iktidar hedefi” olan ve toplumun ezilen kesimlerini “işçi sınıfının öncülüğünde” birleştirmeye çabalayan bir solun “işçi sınıfından” ve “alt kesimlerden” oy alamamış olması neye dayandırılmalıdır? Önümüzdeki dönemde siyaset arenasında 4.bir güç haline gelmesi için sol-sosyalistler ne yapmalıdır? Bütün bu soruların cevabı solun nerelere vurması ve nerelerde-kimlerle birlikte çalışma örgütlenmesi gerektiğinde yatmaktadır. Bu çok önemlidir. Çünkü referandum sürecinde başlayan “ayrışma” giderek daha net hale gelmekte ve taşlar yeniden dizilmektedir.

Ferda Koç, sendika.org sitesinde yayınlanan yazısında “Sorunun merkezinde sol siyasetin yoksul halk içinde “kimlik” ve “yaşam tarzı” odaklı görünümünü aşacak bir başka gerçeklik haline getirilmesi bulunmaktadır” diye yazıyor.

Solun esas meselesini yoksul halkı örgütlemek ve 90’lı yıllarla birlikte kimi Alevi mahalleleri dışında kaybettiği ilişkiyi yeniden tesis ederek güçlü bir hareketi yaratacağını ifade ediyor. Katılmamak elde değil.  12 Eylül sonrası kaybedilen ve İslamcı grupların “tekelinde” olan bu mahalleler hem “işçileşme” dalgası ile birlikte “göç” eden yoksulları karşılamış ve İslamcı-neoliberal partiler için “oy kaynağı” haline gelmişti. Bu mahallelere dönük sol siyasal çalışma-propaganda ise sınırlı kalmış ve alevi mahalleleri dışında bu geniş kesim ile buluşulamamıştı.

Gelecek İçin Temel Saptamalar

Burada tartışırken elbette ki bütün bu yaşananları 3 noktada ele alabiliriz. Birincisi, küresel kapitalizmin krizi ve bunun yansımaları. İkincisi bölgede ve Türkiye’de yaşanan rejim değişiklikleri ve dönüşümlerin etkileri, üçüncüsü ise işçileşme dalgaları ve solun bu dalgaları nasıl değerlendirdiği meselesidir.

Bu 3 noktayı açmak gereklidir. Öncelikle işçileşme dalgaları kapitalizmin gelişmesi ve Türkiye’nin “mızrak ucu-karakol” görevi üstlenmesinin getirdiği bir “göç merkezi” haline gelmesi ile birlikte artmaktadır. Başta kriz dönemlerinde sermayenin önemli birikim alanlarından birisi haline gelen inşaat sektörü olmak üzere birçok sektörün enformelleşmesi ve kayıt dışı istihdamın artması ile birlikte yoğun bir işçileşme dalgasının yaşanması. Bütün bu süreçlerin etkisi ise yoksullaşmak ve işçileşmek. İşçileşmekten kasıt ise kölece çalışma ve yaşam koşulları.

İkinci kısım kapitalizmin krizi. 2007 yılında emperyalizmin göbeğinde başlayan bir kriz hali bütün dünyayı sarmış ve Başbakan RTE “teğet geçtiğini” ifade etmişti. Ancak yaşadıklarımız bu sürecin teğet geçmediğini, bilakis artarak ve derinleşerek sürdüğünü gösteren bulgular olarak karşımıza çıkmaktadır. Sermayenin krizi aşmak için emekçiler üzerine yüklediği faturaların önemli bir kısmının zaten bir avuç kalan hakların elden alınması olunca solun nerelere yükleneceğinin işaretleri de öne çıkmaktadır.

Üçüncü kısım ise emperyalizmin hem dünyanın birçok bölgesinde hem de Ortadoğu coğrafyasında yeniden yapılanması ve Türkiye’nin “Osmanlıcılık” politikaları ile birlikte bölgede güç haline gelmeye çabalaması. Burada Suriye’de yaşanan direnişin ve akabinde Cemaat ile girişilen çatışmanın RTE şahsında yeni rejimin politikalarında yavaşlamaya yol açmış olsa da Kırım meselesi ve “balkon konuşmasında” RTE’nin Bosna, Suriye, Mısır vb. örneklerle “Osmanlı” vurgusu yapması bu politik argümanların devam edeceğini gösteren bir bulgu.

Dolayısı ile Haziran direnişinin ışığında girilmiş bir yerel seçimlerde bağımsız bir hat oluşturamayan ve görünmez kılınan bir solun önümüzdeki dönemde 4. Güç olarak siyaset arenasına girmesi için yukarıdaki temel noktaları daha net ve anlaşılır bir biçimde örgütlemesi gerekmektedir. Bunun için yüzünü bir kez daha emekçilere dönmesi zorunludur.



[1] Akif Kara, Rejim Tartışmaları Bağlamında Direniş, 8 Temmuz 2013, toplumsol.org

Yorumlar

1 yorum Bu Mesaj
  1. Sevgili Hemsehrim Akif kara”nin yazisini okurken cok uzun zamandir kafamda bir soru olarak var olan “Nasil yazmaliyiz?” sorusuna da bir anda yanit bulmus oldum. Yazinin icerigi hakkinda yorum yapmak istemiyorum. Zaten bir cok degerlendirme ve saptamaya katiliyorum. Benim sorunum suydu. Politik analizler yaparken kime hitap etmeliyim? Ve bu yazidan sonra ayrimina vardim ki, ben solculara! hitap eden bir söylemden ziyade Devrimci! sorumlulugum geregi bir sekilde ve olabildigince herkese ulasabilecek bir dille degerlendirmelerimi aktarmaliyim. Cünkü benim asil derdim sokaktaki insani sinif mücadelesinin bir sekilde bir yerine cekebilmek diye düsünüyorum. saygilarimla sevgili Akif kardes. yazini begendim…

Bir Cevap Yazın