porno izle
Kültür

Sinan Sülün uzun zaman once çıkardığı ilk öykü kitabı Karahindiba’yla akıllarda kalmıştı. Kitap 4. Baskısını yaparken Sülün’le bir araya gelip edebiyat dünyasını konuştuk.

Sinan ’ın kitabıyla tanışmam bir arkadaşım sayesinde oldu, “Çok iyi mutlaka okumalısın” dedi ve kitabı vermedi “Git satın al” dedi. Ben de aldım ve sizlere de aynı tavsiyede bulunuyorum. Söyleşi için randevu aldıktan sonra tesadüfen ortak bir arkadaşımızdan O’nun da İstanbul Üniversite Öğrencileri Koordinasyonu sürecinden geldiğini öğrendim ve neden hiç yabancılık çekmediğimizi anladım aslında. Çünkü birbirini tanıyan ya da tanımayan tüm Koordinasyoncular, çok da dağıtılamadık aslında, ya da bize yakışır şekilde dağıldık, çok uzağa gidemedik, gidemedik ki buluşuyoruz yine… Öykü kitabı Karahindiba 4. Baskısını yaptı. Bu da bizim Sinan Sülün’le buluşmamıza vesile oldu… Hem öykülerin içine doğru yolculuk yaptık hem de hüzünlenip geçmişe gittik.

-Karahindiba’yla başlarsak, neden öykü? Bilinçli bir tercih miydi? 
Hayatımın birçok önemli anının bilinçli bir tercihten ziyade, tesadüflerle oluştuğuna inanıyorum. Üniversiteye girmem, dergilerde çalışmaya başlamam, Karahindiba’yı yazmam ve daha birçok şey tesadüflerin gizemli uyumuyla oldu.
Karahindiba’yı yazdığım dönemde yirmi dokuz yaşındaydım. Işsizdim. Adnan Çubuk kadar olmasa da ülser olacak kadar kötü bir hayatım vardı. Çok param olmadığı için evden de dışarı çıkamıyordum. Ben de oturdum yazdım. Adnan’ın dediği gibi aslında, yazmaktan başka çarem yoktu. Sonra yayınevine götürdüm… Bunlar uzun öykü dediler; peki dedim. Şuraları çıkartalım, yayınlayalım; ona da peki dedim. Çünkü biliyordum, editörün kestiği cümle acımaz.

– Üslübun konusunda ne diyeceksin? Kendine özgü doğal bir üslubun olduğu düşünülüyor…
Bu konuda bir şey diyemeyeceğim galiba. Insan kendi sesini fark edememesi gibi üslübünu da çok fark edemiyor. Ancak dışarıdan birisi senin sesin güzelmiş veya boru gibi sesin varmış dediğinde sesini tanıyor. Insanlar ne kadar benzer şeyler yaşasa da gördükleri, hissettikleri aynı olmuyor. Bakışına, gülüşüne, konuşmasına, yazdıklarına yansıyor. İnsanların hepsinin %70’nin sudan oluşuyor. Fakat bu suya atılan her bir taşın, yarattığı halkalar insandan insana farklılık gösteriyor.

– Hikayelerde hoşumuza giden bir diğer nokta da inceden bir mizah olması. Aslında hepsi çok acıklı öyküler. İlk öyküdeki Rıfat, ikinci öyküdeki Mavi, üçüncü öyküde Adnan, hepsi de yüzümüzde acı bir gülümseme bırakıyor. Bir taraftan da dalga geçen bir mizah anlayışı var, hani gazdan boğulurken “Bu gaz bir harika dostum” diyen. Bu mizah ile senin kitabındaki mizah örtüşüyor mu? 
Bence örtüşüyor. Çünkü hepimiz aynı TOMA’nın altında ıslandık. Hulasa, etrafımızdaki kötü insanlara karşı kendimizi savunabileceğimiz tek araç mizahmış gibi geliyor. Bu sadece bana özgü de değil aslında. Kendi kuşağımdan birçok yazar da mizahın sihirli değneğini taşıyor. Mahir Ünsal Eriş’in öykülerinde de mizahın teselli edici, kurtarıcı bir tarafını görürsünüz. Mizah ruhun yelpazesidir. Tüm bu kötülüklerle sıkışan, ısınan ruhumuzu ancak mizahla serinletebiliyoruz.

– Kitabın 4. baskıyı yapması, sevilmesi sanırım kahramanlarda kendimizden birer parça bulmamız ile ilgili. Rıfat’ın veya Mavi’nin hissettiklerini her birimiz hayatımızın bir aşamasında hissetmişizdir. Yaşayan Rıfatlar, Maviler veya Adnanlar için kurtuluş var mı sence? 
Ben aslında kurtulmak ekseninden bakmıyorum, hayatımız ne kadar kötü olursa olsun yine de bir umutlu olmamız gerektiğine inanıyorum. “Umut aldanabilmektir” diye bir sözü var Necati Cumalı’nın. Hayatımda yer etmiş sözlerden birisidir. Mavi’nin dünyanın tüm olanlara rağmen tersten daha iyi göründüğünü söylemesi ve aynı Mavi gibi aşk acısı çeken bir kadının veya erkeğin o tersten gördüğü dünyadan mutlu olması anlamına da gelebilir.

-Peki Rıfat’ın okuduğu kitap neydi?
Onu söyleyemem.

– Hay Allah, bu kötü oldu, çok merak ediyorduk. (Gülüyoruz-bir kaç soru sonra tekrar soruyorum yok, söylemiyor) 
Ama kitapla ilgili bir sır vereyim size; Adnan Çubuk kimleri okur dediğinde yazarların isimlerini sıralar, yazarların ilk harflerini birleştirdiğinizde “Hoşgeldiniz” çıkar. Aslında Adnan, kitabın sonunda değil başında da okuyucuya seslenir.

– Bir istek sorusuyla devam edelim. Neden Pelikan? Ördek değil, kuğu değil, turna değil? 
Bilmiyorum, aslında bir sebebi yok, Pelikan oldu. Pelikanı seviyorum. İnsanların kaderleri olduğu gibi hikayelerin de karakterlerin de kaderleri olduğuna inanıyorum, o hikayeye girmesi, benle buluşması gerekiyordu sanırım ve ben de yazdım. Ben insanların yazmasının unuttukları hatırlaması olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden de ben Mavi’yi hatırladım ve onu yazdım. O bende vardı, bu sorunun cevabı bende değil aslında çok daha gizemli bir yerde. Ben de bilmiyorum.

– Sorulmazsa olmaz sorulardan biri, Gezi meselesi. orada ortaya çıkan ya da görünür olan üslup ve enerji, sence ne kadar etkili olacak edebiyatta ve hayatta? Yeni bir dil doğduğunu düşünüyor musun? 
Gezi de gördük ki, başka bir dünya, başka bir dil çok daha yakınımızda imiş. Şimdi bir yol ayrımındayız. Bir tarafta gelenekçiler var diğer tarafta yüzü geleceğe dönükler var. Birileri gündelik hayatta birbirimize dokunmaya ve bunun hikayesini yazmaya çalışacak, diğerleri de hala diğerlerine nasihat vermeye, bilinç götürmeye çalışacak. Ben birilerine bilinç götüren veya bir şeyler öğreten tarafta değilim, bunun karşılıklı olması gerektiğini düşünenlerdenim. İktidarda ne kadar çok çatlak yaratırsak o kadar çabuk çökecektir. Sanatın bu çatlakların büyütüp, duvarı yıkacağına inanıyorum.

-Bundan sonra neler yazmayı, yapmayı planlıyorsun? 
Bir roman yazıyorum şimdi. İki senedir üstünde çalışıyorum. Bir seneye biter herhalde. Farklı sınıflardan bir kadınla, bir erkeğin aşk hikayesini anlatıyorum. Fantastic, absurd ve gerçeküstü öğeleri barındıran bir roman olacak. Nasıl bu dünyayı reddedip başka bir dünya mümkün diyorsak, başka bir aşk da mümkün diyeceğiz herhalde.

Kazım Koyuncu yeni romanımda

-Peki, çocukken umutlu muydun dünyanın haline?
Eskiden bir tartışırlarmış “Devrim kırdan mı gelecek, şehirden mi” diye, ben yetişemedim o tartışmalara, abilerimiz, ablalarımız anlatırlardı. Biz hep devrimi bir yerlerden beklemişiz, bir yerlerden gelecek ve biz öyle harekete geçeceğiz. Devrim dediğimiz şey bir yerlerden gelecek bir şey değil, şu anda bu olacak. Ben başka bir dünya mümkünmüş gibi yaşarsam bu olacak. Bu yüzdende şu anda seninle konuşurken kahve içerken, bakkaldan alışveriş yaparken, sevgilimle, ailemle veya dostlarımla bir ilişki kurarken başka bir dünyada yaşıyormuş gibi bir davranış ve söz içerisinde olursam ancak devrim olabilir. Bu beklenen, gelecek veya kurgulanacak bir şey değildir. Hali hazırda anda yaşanan bir şeydir. Politik bir söyleme gerek kalmadan davranış biçimimizle, yaşam şeklimizle göstermeliyiz bunu.

– Soylediklerin bana Sevgili Kazım Koyuncuyu anımsatıyor..
Soylediklerimin sana Kazım Koyuncu’yu anımsatmış olmasına çok sevindim. Kendisine, yaşama biçimine, şarkılarına hayranlık duyduğum bir sanatçıdır. Kazım Koyuncu’yla hiç tanışmamış olsam da aramızda güzel bir bağ olduguna inanırım. Şimdi sen böyle söyleyince inancım daha da kuvvetlendi. Hatta söylemek gerekirse, yeni kitabımda birkaç yerde Kazım Koyuncu’dan bahsediyorum. Bu çok özel insanın romanda mutlaka yer almasını istedim. Bazi insanlar vardır hani, duruşuyla, bakışıyla, yolda yürüyüşüyle, insanlara selam verisiyle bir hayata örgütler size. Kazım Koyuncu’nun bu insanlardan biri olduğuna inaniyorum.

Dertlerimi yazıyla anlatabilirim ancak

-Çok genç yaşta yazmaya başladın… Hatta 21 yaşında Hayvan dergisi’ndeydin… Biraz geçmişe gidelim mi?
Başucumda kitaplarda anlattığım gibi çocukluğum 2+1 bir evde geçti. Yani +1 ben oluyordum.
Salonda, raflarında Büyük Lourusse’un olduğu bir kanepede yatıyordum. Canım sıkılınca ya da Commodore 64 bozulunca ansiklopedi okuyordum. Bizim evde hiç kitap yoktu. Üniversiteye girene kadar ansiklopedilerin, çamaşır suyu kullanma klavuzlarının ve birkaç kitabın dışında bir şey okumadım. Edebiyatla ilgilenmeye başlamam da İktisat Fakültesi’nde çıkardığımız bir duvar gazetesi ile oldu. Duvar Gazetesi dediğim öyle ismi duvar gazetesi filan değil, bildiğimiz duvara asılan bir gazeteydi. Mahmutpaşa’dan beş metre boyunda, bir metre eninde, siyah kadife bir kumaş almıştık. Sonra onu fakültenin duvarına çiviledik. Her pazartesi isteyen herkes A4 kağıdına o haftanın gündemiyle ilgili yazılar ya da şiirler, hikayeler yazıp getiriyordu, biz de asıyorduk. Işte o duvar gazetesinin hem yazarı hem de editörüydüm ben.

O günlerde fark ettim dertlerimi yazıyla anlatabileceğimi. Bir de ben şuna inanıyorum, hayat bir mücadele ise, hayatta dertlerimiz rahatsızlıklarımız varsa, bu mücadelede yer almanın bin bir yolu var, ben bunun yazıyla olan kısmında yer almayı tercih ettim.

Röportaj: Evren Jülide Koç

Yorumlar