porno izle
analiz

Gidenler bir zorunlulukla gittikleri için gittikleri yerden hep geriye bakmaya devam ediyorlar. Ömürlerinin büyük çoğunluğu bir yabancıya, tanımadıkları başka dünyadan bir insana, buraya neden, niçin geldiğini anlatmakla geçiyor

Türkiye’nin göçleri deyince bir haksızlık olmasın geçmişe, bu coğrafya hep bir göç bölgesi olagelmiştir zaten, her gidene ve her gelene bir selam gönderelim elbette. Biz bu göçü, tarihimizin aslında en büyük hareketlerinden birisi olan ve bana göre en önemlisi olan İkinci Meşrutiyet Hareketleri ve ilanının gerçekleştiği 1908 yılından alalım.

Dini aidiyetleri ve sosyal statüsü nedeniyle devletin ve askeri bürokratik sınıfın dışında, Osmanlı Devleti’nde veya resmi adıyla Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye içerisinde Ermeni ve Rum “milletleri” Avrupa ve dünyanın geri kalanı ile haşır neşir olmakta ve Batılı fikirlerle münasebet kurmaktaydılar. Bu ilişki, nihayette sol, solcu, sosyalist, ilerici, sendikacı ve/veya işçi sınıfı içerisinde bu “milletlerin” daha aktif ve daha fazla sayıda olmasına yol açmıştır. Özellikle İstanbul ve çevresindeki tersane işçileri ile bütünleşme, Türkiye’deki ilk siyasi ve kucaklayıcı hareketi olan, yüz yıl sonraki ardılı Gezi Ayaklanması’ndaki gibi toplumun değişik katmanlarını kucaklayan İkinci Meşrutiyet Ayaklanması’nı doğurmuştur. Konuyu derinlemesine merak edenlere Mete Tunçay’ın Türkiye’de Sol Akımlar I ile Dikran Meşrob Kalığian’ın Taşnaktsutyun (Ermeni Devrimci Federasyonu) ve İttihat Terakki Cemiyeti (İTC) arasındaki bağların hangi olaylar yüzünden tahrip olduğu ve ölümcül kopuşun ne zaman gerçekleştiğini anlattığı Osmanlı İdaresi Altında Ermeni Örgütlenmesi ve İdeolojisi: 1908-1914 kitaplarını tavsiye ederim. Burada bu tahlillere değil, kapitalizm ve onun olmazsa olmazı “ulus devlet” ideolojisinin sürekli kendisini tekrarlayan yüz on yıllık (1908-2018) sonuçlarına bakacağız.

Dönemin yayınları incelendiğinde, devleti Osmanlılık, saltanat ve/veya ümmet etrafında birleştirerek kurtarma düşüncesindeki Abdülhamit’ten bahsedildiğinde, Türk kesiminde ismini ‘kan içici şeytani bir varlık’ ve buna benzer birçok ifadeyle ananların varlığı karşımıza çıkıyor.

Ulusçuluk fikirleri, katliamlar, göçler…

Her ne kadar İTC daha önceki “sınıfsal” mücadele sırasında Ermeni devrimci komitelerle beraber hareket etmiş olsa da, bir ulus kurma fikriyle Osmanlı’dan 1829 Edirne Anlaşması ile ilk ayrılan Yunanlar ile bu “ulusçuluk” fikirleri de yakın topraklara girmiş oldu. Bundan tabii ki Türkler de paylarına düşeni aldılar. Bu Türklerin gözünde, eski rejim, mutlak suretle kötü; Meşrutiyet dönemiyse kesinlikle iyiydi. Bu sebeple, eski rejimle işbirliği yaptığını düşündükleri Ermenilere de büyük tepki duyuyorlardı. Bu işin politik yönüydü. Bir de işin verilen bağımsızlık savaşında ihtiyaç duyulan müttefik olarak Kürt milletini yanına çekmek ve “kalan ganimetin” oluşacak toprak ağalıkları ve yeni ulusun kaynakları olarak kullanılmak üzere ekonomik yönü vardı. Nitekim Adana ile başlayan ve sonu büyük tehcire ve oradan da büyük bir kıyıma uzanan, kendi topraklarından sökülüp atılmış yüzbinlerce Ermeni ve geride bıraktıkları yağmalanmış evleri, mezarlıkları ve kiliseleri kalmıştı. Sanırım, bu ilk göçümüzdü/kaybımızdı. Sosyal ve kültürel anlamda Osmanlı medeniyetine çok şey katmış Millet-i Sadık, kendi vatanlarını terk etmiş, dünyanın başta ABD ve Fransa olmak üzere farklı yerlerine dağılmışlardı. Değerli maden ve taş işçiliğini (bilimsel isimlerle metalurji ve inşaat mühendisliklerini) oldukça iyi bilen beyinlerle birlikte, bilincimiz ve insanlığımız da yok edilmiş oldu. Bunu, bu kez bize doğru gelen bir göç dalgası takip etti.

Nedenini çok bilmemekle beraber, bizim sol kesimin de pek bahsetmediği Balkanlar’dan Anadolu’ya sürgün kısmı var. Justin McCarthy, 1821-1922 yılları arasında yaklaşık beş buçuk milyon Müslümanın/Türkün Avrupa’dan sürüldüğünü ve beş milyondan fazlasının öldürüldüğü ya da kaçarken hastalık veya açlık sonucu öldüğünü tahmin etmektedir (McCarthy, 1995). Bu göç dalgası bir anlamda Anayurt kabul edilen Anadolu’ya Yörük ve Türkmenlerin geri dönüşü olsa da, beraberinde Pomak, Boşnak, Bulgar, Müslüman olmuş diğer birçok milleti de sürüklemiş ve ortaya bugünkü Türkiye’yi çıkarmıştır. Türkiye’nin renkliliği açısından olumlanabilecek(!) bu kırım da, gelmiş olduğu bölgede çoraklığa ve uzun yıllar bitmeyecek çatışmalara; geldiği bölgeye ise bitmeyecek gerilimlere, hafızasız bir toplumun oluşumuna katkıda bulunmuştur. Yeni adaptasyon süreci, yoksulluk, kimliğini yitirme, aidiyet sorunları bugün hala devam etmekteki gerilimlerin asıl nedenlerinden birisidir.

Mübadele

Cumhuriyet ilanından sonra, bir başka trajedi daha yaşandı. Bu büyük göç ise, her iki tarafın da savaştan bağımsız ve bence hala makul olmayan nedenlerle yapılan tarihin en büyük nüfus mübadelesiydi: Türk-Yunan Mübadelesi. Mübadele anlaşması (Exchange Treaty) sonucunda Anadolu’dan yaklaşık bir milyon Rum (bunun neredeyse yarıya yakını Karaman Türk’ü ama Ortodoks), Yunanistan’dan ise yarım milyon Türk (bunun da bir kısmı aslında Rum ama Müslüman) mübadele edilmiştir. İstanbul ve Doğu Trakya Rumları (Gökçeada ve Bozcada buna dahil) kalmışlardır. Tarihteki ilk ve tek zorunlu göç anlaşmasıdır. Kapitalist ekonominin olmazsa olmazı olan bir bayrak ve sermaye etrafında toplanan ulus mantığı, homojen bir nüfus elde etmek için her iki tarafa da tarihin unutturamayacağı bu kazığı atmıştır. Mübadele sonunda Yunanistan’ın ekonomisi çökerken, gelen insanları yerleştirecek toprakları olmadığı için iskan sorunları yaşanmıştır. Mübadele, Yunanistan’ı ekonomik açıdan Avrupa’ya bağımlı olmak zorunda bırakmıştır. Türkiye’ye gelen Müslümanlar, sayıca Rumlardan daha az oldukları için ekonomik bir krize neden olmamışlardır, ancak esas köylü olan bu insanlar Rumların boşalttığı yerlere yerleşince, onlardan kalan pek çok bağ ve bahçeyi tarlaya dönüştürmüşlerdir. Bu da uzun vadede ekonomik bir gerileme yaratmıştır. Kültürel açıdan olaya bakılırsa, kayıp inanılmaz derecede büyüktür. Tek kelime Yunanca bilmeyen “Türk piçi” Rumlar orada, “Gavur tohumu” muhacirler burada hala kabul görememiştir. Kültürel, siyasal, ekonomik toplu bir bilinç göçü yaşanmıştır. Yeni ulusun sermaye ihtiyacı, bağcılık ve bahçecilik gibi işlerde zanaatkar olan, yine Ermeni ustalar gibi yapı işçiliğinde donanımlı olan, mühendis, doktor gibi zengin Rumların maddi olanakları da kullanılarak karşılanmıştır.

Bundan sonrasındaki özellikle Yahudileri hedef alan varlık vergisi ve mübadele kapsamı dışındaki Rumlar da 6-7 Eylül olayları ile gönderilerek yeni homojen ulusun sermaye ihtiyacı tamamlanmış ve bakkallıktan, büyük sanayi burjuvalığına devletin eliyle ve yardımıyla geçen sanayicilerimiz (!) doğmuştur.

Almanya’ya göç

Yeni tip insanı gerekli kılan bu yeni sistem, eski sistemin artığı gördüğü köylü kesimini -ki bunların büyük çoğunluğu muhafazakâr- küçümsemiş ve yeni sistemin dışına itmiştir. 60’lı ve 70’li yıllar, bu kesimlerin, daha ilçe ve/veya il merkezi görmeden yurtdışına çalışmaya gittikleri dönemdir. 2011 yılında 50. yılını büyük bir coşku ile kutladığımız bu göç, bilhassa toplumda Almanya’ya göç olarak bilinir, ülke içerisindeki kırsaldan kente göçün yoğun yaşanmaya başladığı döneme denk düşer. Bu göç dalgasında, işçi göçünün gelişmekte olan ülkeler için faydalar sağlayacağı şeklinde düşünülmüş ve göç desteklenmiştir. Fakat ne Almanya’nın istediği gibi Türkler geri gitmiştir ne de Türkiye’nin istediği gibi Türk işçiler geri dönüp kalifiye işçiliğin gelişmesine katkı sunmuşlardır. Gelinen durumu şu şekilde alıntılarsam yeridir: “Bu neslin Türk kalması da mucize olurdu. Daha bugünden ‘Türk asıllı Almanım’ diyenler hızla çoğalıyor. Kültürel süreçler, bütün yasal ve toplumsal engellemelere karşı Türk göçmenlerden yana işlemektedir. Bir başka deyişle Alman toplumunun tüm karşı koymalarına rağmen, sarışın mavi gözlü olmayan yeni Almanların sayısı hızla çoğalmaktadır. Yani anne ve babası Türk olan, fakat kendisini Alman hisseden ‘melez’ler çoğalmaktadır.”

Darbelerden kaçış

Aynı dönem Türkiye’de ve dünyada ise kapitalizmin büyük buhranlarından birinin daha yaşandığı (petrol krizi) ve birbiri ardına üçüncü dünya ülkelerinde (Brezilya, Türkiye, Meksika, Yunanistan, Arjantin vb.) ABD destekli darbelerin yapıldığı dönemdir. Her darbe, ilgili ülkedeki solu ezip geçmiş, bir daha ayağa kalkamayacak şekilde belini kırmıştır. Binlerce hayatta kalmayı başaran solcu, demokrat, devrimci, ilerici insan çareyi kaçmakta bulmuş ve kaçtıkları toplumlarda hayatta kalma mücadelesi ve bireysel yalnızlıklarında genellikle kaybolup gitmiştir. Bundan sonra yaşanan süreç, kapitalizmin sunduğu ve yüzünü Avrupa demokrasinin kadife yumuşaklığı ile gösterdiği yalancı bir demokrasi inancı ve buna karşı muhalefetin sadece kimliklerle arandığı bir döneme girilmiş olunmasıdır.

Bu Batı tipi demokrasi yalanının, krizlerle ara ara gerçek yüzünü gösterdiği, otokratik eğilimlerle krizden çıkışın arandığı özellikle bizimki gibi toplumlarda yeni bir göç dalgası başlamış oldu. Bizim bu son göçüşümüze değinmeden, aynı göçün aslında İtalya’dan İskandinavya’ya doğru, ABD’den İngiltere’ye, Çin’den ABD’ye ve benzeri şekilde her toplumda yaşandığını belirtmekte fayda görüyorum.

Gezicilerin göçü

Şu an bizdeki göç ise, Gezi Ayaklanması/Olayları/Eylemleri diye adlandırılan dönemde, ortalama doğum tarihi 1985 yılına tekabül eden, darbe sonrası doğmuş, genellikle iyi eğitimli ve şehirli gençliğin Gezi’den sonra son bir umutla HDP’yi meclise sokmasının ardından gelen bu girişimin de engellenmesi ile ülkeyi terk edişidir. Gazete Duvar’dan Hakkı Yırtıcı geçenlerde yazısında belirtti: “Ortalama bir göçmenin ülkesine maliyeti (zararı) 30 bin dolar iken, yüksek kaliteli göçmeninki 160 bin dolar(mış). Türkiye’nin 20 OECD ülkesindeki göçmen stokunun ülkeye olan toplam maliyeti ise (yani doğrudan yurt dışına kaçan öz sermaye) 230 milyar doları buluyor(muş).” Kadri Gürsel ise Medyascope’taki bir söyleşide konuyla ilgili şu ifadeleri kullandı: “Gezi Direnişi çok sert bir şekilde bastırıldı. Ama Gezi Direnişi sadece bu gençlik kesimiyle sınırlı kalmadı. İyi yetişmiş, iyi okullarda okuyan, beyaz yakalı profesyonellerdi. Burada bir parantez açmak lazım: ‘Gezi Kuşağı’ dediğimiz kuşak bir öğrenci kuşağı değildi. Profesyonel bir kuşaktı. Okullardan yeni mezun olmuşlar, çalışma hayatına atılmış beyaz yakalılardı.” Zamanında o diğerlerinin göç etmesine sebep olan Türk seçkin kesimin çocukları ve onlarla birlikte solcular, Kürtler, ezilen diğer tüm kesimler şimdi bir başka kesim tarafından göçe zorlanıyordu. Daha önceki göçlerden sonra, bir şekilde uzun yıllar sürse de gidenlerin yerleri ikame edilmişti. Fakat bugün görünen, bir kesim Türkiye’den giderken geri kalanlar içerisinden sanayide, akademide, basında, kültür hayatında, nitelikli, göze çarpan ve kendilerinin de bu bakımdan kullanımına elverişli kimseyi yetiştiremedikleridir. Bunda şaşılacak bir durum yok, çünkü “gerici” gördüğümüz bu “hükümet” ile gerçek iktidar sahipleri olan “sermaye” bir bütünlük içerisinde çalışmaktadır. Üçüncü dünya ülkesi (!) olan Türkiye’yi yönetenlere düşen görev bu kez, işçi sınıfının tamamen bastırıldığı, dinin ve milliyetçiliğin afyon görevini en iyi şekilde yaptığı, ucuz işgücü ve niteliksiz bir yaşamın mecbur kılındığı çaresiz insanlar topluluğu bir Türkiye yaratmaktır. Bundan sonraki aşama, aslında önünde sonunda Batı tipi bir demokrasiye geçiştir. Sadece bireyselliği düşünen ve konformizmi ilke edinmiş bir topluma geçişi yadırgamayacak ve sorgulamayacak kesimleri şimdiden yaratmak, zamanı geldiğinde çok yarar sağlayacaktır.

Tekrar göçe dönersek, gidenler bir zorunlulukla gittikleri için gittikleri yerden hep geriye bakmaya devam ediyorlar. Ömürlerinin büyük çoğunluğu bir yabancıya, tanımadıkları başka dünyadan bir insana, buraya neden, niçin geldiğini anlatmakla geçiyor. Bütün birikimleriniz, geçmişiniz, sevgileriniz, öfkeniz, anılarınız… Her bir giden, daha doğrusu gitmek zorunda olan bu duygularla gidiyor. Tercihli gidenlerden elbette ki bahsetmiyorum. Yaşanan 110 yıllık göç hikayesinin konusunun da öznelerinin de hep aynı oluşundan bahsediyorum. Bir tane dünya olduğundan ve bu dünyadaki şu anki sistemin her yerde ve koşulda aşağı yukarı aynı işlediğinden bahsediyorum. Kurtuluşun sadece mücadele ile olacağından bahsediyorum. Belki bizim için değil, ama çocuklarımız için…

Yorumlar