banner
banner
banner
porno izle
analiz

Dünyanın gündemi alev alev. Nereye baksanız umutsuzluğu besleyen gelişmeler yaşanıyor. Ülkenin durumu deseniz felaket. Yerinden oynayan taşlar sancının ötesinde artık acı veriyor. Ne bomba, silah seslerinin dinmesi ne de toplumsal refah ufukta görünüyor. Sınırların öte yanında da beri tarafında da sular yakın zamanda durulacak gibi değil. İnsanların çoğu umudu, sistem ise siyasal dengeyi merkez sağın yeniden kuruluş misyonunu yükledikleri MHP içindeki gelişmelerde arıyor. 2015 yılında yaşanan her iki seçimde de iktidar dışındaki tüm kesimler dengenin muhalefetten yana değişmesi için umudu HDP ve MHP’nin barajı geçmesine bağladılar; sol seçmenin büyük bölümü de. Bunu kimseyi suçlama amacıyla söylemiyorum. Lafım ortaya çıkan çaresizliğe. Yani geçmişte yapılanlara ve yapılamayanlara. Tablo ne kadar hazin değil mi?!

Yaşananlara ve geleceğin pek de parlak görünmemesine rağmen solun durumuna ne demeli? 12 Eylül darbesiyle gelen baskı solu gerilettiğinde coşku tekrar ancak 80’li yılların sonuna doğru yakalanabildi. 1989’daki Bahar Eylemleri ile başlayan süreç gelecek günlerin habercisi gibiydi. Fakat gelinen şu noktada hafızalarda kalan güzel anılar dışında elde fazlaca bir şey yok. Hafızaları yokladığımızda herkes hatırlayacaktır, her kriz döneminde edilen artık solun dibi bulduğu bundan sonra çıkışa geçileceği gibisinden lafları.

Gezi sürecinde oluşan kitleselleşme umutlara tavan yaptırdıysa da muhalefet bu dalgayla arzulanan noktaya gelemedi. 2016’nın 1 Mayıs’ı –gözlemleme imkanım bulunduğundan en azından İstanbul’da- Gezi sürecinde yakalanan ivmenin yeterince değerlendirilemediğini göstermektedir. Elbette insan umudu diri tutabilmek için bazı olumlu göstergeler bulacaktır. Mesela; yaşanan patlamalara rağmen katılımın hayli iyi olduğu gibi.

Sol öncelikle toplumsal düzeyde heyecan yaratıp yaratamadığına bakmalı ve ardından tablonun neden böyle olduğu sorusunun karşılığını aramalı.

Lafı dolandırmadan söylersek; sol toplumsal heyecan yaratamamaktadır. Hatta solun kendi içinde dahi coşku arzulanan seviyeye çıkartılamamakta. Bitmek bilmeyen bölünmelerin ardından vücut bulan yeni oluşumların heyecan dalgasına yol açmaması üzerine düşünmek ve “Neden?” sorusunu sormak gerekir. Eğer öznelliğin yarattığı küçük dünyalarda yaşanan dalgalanmalarla mutlu olmak gibisinden mütevazı düşlere sahip değilse insanlar, soruların karşılığını yüreklerinin acıması pahasına aramalılar/vermeliler.

Büyük gelecek düşünü daima canlı tutmak ne kadar önemliyse ona ulaşma yollarını örmek de bir o kadar gereklidir. Bunun için sorulacak iki soru var: “Ne yapmalı?” ve “Nasıl yapmalı?” İlk bakışta bu kısa iki soru her şeyin ne kadar basit olduğunu düşündürtebilir insana. Aslında kısa ve özlü sorulardan korkmak gerekir. Çünkü omuzlara öyle ağır yük yüklerler ve beyinleri öyle yorarlar ki…

“Ne yapmalı?” ve “Nasıl yapmalı?” sorularının karşılığının sağlıklı verilebilmesi bütünsel katkı gerektirir. Bireysel düzeydeki çabalar elbette çok önemli. Fakat tek başına sürdürülecek çabalarla varılacak en iyi nokta sıkı bir entelektüel olmaktır. Daha fazlası değil. Yazının bu soruların karşılığını vermek gibisinden bir amacı ve iddiası bulunmamaktadır. Galiba beni bu yazıyı yazmaya zorlayan şey dertleşme arzusu.

Asli soruların yerini belki de tek ve yanlış bir soru aldı: “Başarısızlığın sorumlusu kim?” Soru tek başına yanlış görülmeyebilir. Ama soru, “Başarısızlığın sorumlusu ben olamayacağıma göre kim?” içeriğiyle kullanıldığında yanlışlık ortaya çıkıyor. Soru böyle sorulduğunda verilecek karşılık şöyle oluşmakta: Sorumlu, ben ve benim gibi düşünenler dışında herkes.

Ortaya çıkan tablonun sorumlusu olarak başkası/öteki görülmeye başlandığında malûm yola giriliyor; ayrışma ve ayrılma. Sonu gelmez bölünmeler, okyanus ortasında anakaradan uzak sığınılacak yeni adalar kurmak gibi bir şey.

Sol içinde, siyasal mücadeleye dair herhalde bilinip de kullanılmayan araç ve yöntem yok. Buna karşın, yaşanan sorunlar ve kitleselleşememe karşısında her yapının içindeki özneler benzer bir yol tutturuyorlar; kendi içinde bölünerek kitleselleşmenin sağlanabileceğini ve hedeflere ulaşılabileceğini düşünüyorlar. Fakat yıllardır değişen bir şey yok.

Teori ve gelecek projeleri bakımından yeterince birikim bulunduğu tartışma götürmeyecek kadar açık. Fakat kitleselleşmenin sadece tarihsel haklılık iddiası ve teorik gelişkinlik üzerinden sağlanamayacağı da ortada. Zaten tablo da bunu gösteriyor.

O halde sorun nerede?

Somut durumun somut tahlilinden söz edildiği sıklıkla duyulmaktaysa da bunun hakkıyla yerine getirilemediği kolayca görülebilir. Konunun son derece kapsamlı olduğu tartışamaya yer bırakmayacak kadar net. Dolayısıyla bir makalede konun tüm ayrıntılarıyla ele alınamayacağı kabul edilmeli. Bu yüzden sadece iki konunun altını çizmekle yetineceğim.

Öncelikle soldaki özneler toplumun karakteristik yapısını tarihsellik içinde ele alıp tanımlamalı ve çözüm üretmelidir. Kestirmeden gidersek, toplumun büyük kesimi, geleneksel kültürü melezlenerek de olsa sürdürdüğünden –bir başka ifadeyle modern zeminde geleneksel dünyaya özgü kurumları/ilişkileri şeklen de olsa yaşattığından- gücü önemsemektedir: Ve bu insanlar adına, gücün göstergesi sayıca çokluktur. Bu nedenle, bölünmüş sol halk tarafından umutsuz vaka gibi görülmektedir. Öte yandan geçiş toplumu kültürünü içselleştirenler bir taraftan da sessizce değişim talep etmektedirler. Beklentileri ise kafalardaki modellere/biçime uygun şekilde sistem tarafından karşılanmaktadır. Bunun sonucunda iktidarı elinde bulunduran özneler meşrulaşmaktadır. Geçiş döneminin ürkek/korkak insanları sistemle bütünleşen sayısal çokluk içinde kendini güvende hissetmektedir. Böylesi bir kültürel yapı ve ilişki ağı, çoğunluğun, sosyalistlerin sınıfsız toplum düşleri yerine küçük de olsa somut gündelik çıkarları tercih etmesine yol açmaktadır.

Diğer önemli sorun, sözün topluma ulaştırılamamasıdır. Yazılı-görsel iletişim araçlarını elinde bulunduran sistemle bu alanda yarışmak mümkün olmadığı gibi, eldeki araçlar da verimli kullanılamamaktadır. Alternatif iletişim için işlevsel olabilecek yüz yüze/organik ilişkiler konusunda da başarılı bir performans sergilenememektedir.

Sadece bu iki konu üzerinde kafa yormak ve çözümler üretmek bile sola hayli yol aldıracaktır. Unutulmasın ki kitleselleşemeyen ve heyecan yaratamayan sosyalist sol sonsuza kadar bölünmekten kurtulamayacaktır.

Yazıyı kaleme alırken bir şarkı geldi oturdu beynimin orta yerine. Takıntıdan kurtulmak için dokundum tuşlara. Ne güzel de söylüyor Müzeyyen Senar: “Kimseye etmem şikâyet/ ağlarım ben halime/ Titrerim mücrim gibi / baktıkça istikbalime.”

Yorumlar

Video Porno Incesti