porno izle
GÜNDEM

“İnsan faydalı olanı aramaya, yani kendi varlığını korumaya ne kadar çalışırsa, o kadar fazla güç sahibi olur ve o kadar çok erdem kazanır ve tersine, faydalı olandan ve kendi varlığını korumadan ne kadar kaçınırsa insan o kadar güçsüz olur.”

                                                                      Spinoza, Etika

Spinoza’nın bu sözlerini aklımızda evirip çevirelim ve kendimize şu soruyu soralım: Kendi varlığını korumak ötekini öldürmekten mi geçer? Bu soruyu sormamın asıl nedeni din adına yapılan katliamlardır. Bilindiği gibi Fransa’nın başkenti Paris’te binası olan mizah dergisi Charlie Hebdo’ya yapılan saldırıda 12 kişi katledildi. Saldırının görünürdeki sebebi Charlie Hedbo’nun Hz. Muhammed’in karikatürlerini yayınlaması.

Bu korkunç cinayetin nedeni İslam mıdır, insan mıdır? İslam’da insan öldürmek var mıdır? Kuran-ı Kerim, hoşgörüyü ne derece içerir? Ben burada bu sorulara girmekten çok Spinoza’nın yukarıdaki meşhur önermesinden yola çıkarak bazı düşüncelerimi yazmak istiyorum.

Tek Tanrılı dinlerin radikalleri açısından, anlayabildiğim kadarıyla, bireyin bu dünyadaki varlığının önemi yoktur. Önemli olan Tanrı’nın varlığıdır. Birey kendini Tanrı’ya adamalı, yaşamını bütünüyle ona vermelidir. Yaşadığı, acı çektiği, sömürüldüğü bu dünya gelip geçicidir. Öte ve sonsuz olan asıl dünyadaki cennete gidebilmek için vardır yeryüzü. Fani, burada sınanır. Bu bakış açısı başka birçok ideolojide de böyle ne yazık ki. Örneğin, küçücük bir çocuktan bile varlığını üstün, kutsal kabul edilen varlığa armağan etmesi istenir. Birey ufacıktır, önemsizdir, değersizdir. Hele ki bu dünyanın nimetleri yüzünden Tanrı’dan vazgeçerse cehennemde cayır cayır yanacaktır. Kişi kendini Tanrı’ya adamalıdır. Bu adanmışlık halinin dışındaki tüm eylemler günahtır. Bu öyle bir adanmışlık halidir ki bir insan vücuduna bağladığı bombalarla başkalarını öldürme hakkını kendinde rahatlıkla bulur. Bütün bu eylemleri Tanrı adına yaptığı için de cennetliktir. Bunları vatan adına yapıyorsa kahramandır.

Bilim ve felsefe tarihçilerinin ilgisini çokça çeken konulardan biri de Antik Yunan döneminde bilim, sanat ve felsefede insanoğlunun büyük yaratıcılığıdır. Peki, ne oldu da o dönemden sonra aynı ilerleme kaydedilmedi. Bilindiği gibi o dönemde insanlar çok tanrılı dinlere inanmaktaydı. Ve inandıkları tanrılar ile aşık atabiliyordular. Öyle ki tanrılar insanları kıskanabiliyordu. Demem o ki birey, inandığı karşısında o kadar da aciz değildi. ‘Görece olarak’ korkmadan düşünebiliyor, resmediyor, sanat ve bilim yapabiliyordu. Arkhe(ana madde) atomdur dediğinde Demokritos, kimse onu sen tanrılarımıza hakaret ediyorsun diye yakmadı. Sonra tek Tanrı’lı dinlerin yayılmasıyla insanlığın karanlık dönemi başladı. O öyle bir Tanrı’ydı ki her yerde ve her şeyin nedeniydi. İnsan, gördüğü rüyadan bile suçluluk duymalıydı. Yaşamına, duygularına yabancılaşmış bu insan zaten doğduğu anda günahkâr olduğu için bütün hayatını Tanrı’ya dua ederek ve onun istencini yerine getirerek yaşamalıydı.

Şimdi gelin Paris’te yaşanan katliama bakalım. Üç radikal dinci mizah üreten bir derginin mensuplarını ve onları korumak görevinde olan polisleri gözlerini kırpmadan katlediyor. Bir görgü şahidi, Hz. Muhammed’in öcünü aldık, diye bağırdıklarını söylüyor. Belli ki çok kinlenmişler, belli ki kutsal saydıkları dinin en kutsal insanına varlıklarından öte bağlılar; varlıklarından öte diyorum çünkü başka bir insanın varlığına kast edebilecek kadar…

Öte tarafta emperyalist güçler de kendi katliamlarını ya da G. W. Bush’un bir zamanlar dillendirdiği gibi haçlı seferlerini ordularıyla, ekonomisiyle, çeşitli ajanlarıyla yapabiliyor. İşgal, sömürü ve katliamlarını demokrasi adına yaptıklarını basın, medya, sinemayı vb. kullanarak tüm dünyaya açıklayabiliyorlar(!)

Şimdi tekrar Spinoza’nın sözlerini hatırlayalım. İnsanın kendi varlığını koruması erdemli bir edimdir diyor kısaca. Kendi varlığını inandığı Tanrı adına silen bir radikal dinci, Tanrı’nın gücüyle kendini özdeşleştirdiği için öteki gördüğü her canlıyı yok etme hakkını kendinde görür. O artık bir bakıma Tanrı’nın askeridir. Kendini birey olarak görmez, çünkü kutsal gördüğünde kendini eritmiş ona adamıştır… Barışın olduğu, insanın insana kıymadığı bir dünyada varlığını çok daha iyi koruyabileceğini düşünemez; çünkü dediğim gibi varlığını zaten silmiştir.

Dindar ve kindar nesiller yetiştirme emri veren ülkemiz padişahı da varlığını Allah’a adamış gençleri siyasi emelleri için rahatlıkla kullanabileceğinin fazlasıyla farkında olduğunu düşünüyorum. Oysa varlığını ve inancını korumak istiyorsan ötekinin varlığına sevgi duymalısın. Ötekinin düşüncelerini inancına hakaret olarak görüyorsan bunu eleştirmek, barışçıl tepki göstermek elbette hakkındır. Öteki olarak gördüğünü öldürme hakkını Tanrı adına yaptığını sanan her kişi bu eylemi bizzat kendisi yapmaktadır.

Kimse kendi cinayetini Tanrı’yla örtemez.

Yorumlar