porno izle
DÜNYA

İran’da Şah rejiminin sona ermesi, şeriat rejiminin kurulması ve Afganistan’ın SSCB tarafından işgalinin peşisıra Türkiye’de 12 eylül faşist darbesi ve hemen on gün sonra  İran-Irak savaşının başlaması,Ortadoğu’nun enerji, güvenlik ve istikrar sorunlarını yeterince anlatmaktadır.

Böylesi bir tabloda ilk etapta söylenenler doğruysa, ABD açısından tek teselli (!) tüm dünya genelinde kıyasıya bir rekabet ve nüfuz mücadelesi sürdürdüğü SSCB’nin Afganistan’da kendi ‘Vietnam bataklığı’ ile uğraşmaya başlaması olabilirdi.

Başkan Reagan’ın politik danışmanı Jeanne J. Kirkpatrick’in ifadesiyle, Sovyetler Birliği 1980 ortalarında “kıtasal bir güçten global bir güç olmaya evrilmişti.” Emperyalizmin yeni bir silahlanma ve saldırganlık dalgası anlamına gelen Reagan doktrini bu sırada netleşti.

ABD, Reagan doktriniyle, bu sıralarda SSCB’den “ödün” koparabilmek ve daha fazla sıkıştırmak amacıyla, anti-komünist kampanya etrafında silahlanma ve savaş harcamalarını arttırmakta, Yalta Konferansı’nın oluşturduğu sistemin geçersizliğini ilan etmekteydi.

Bu doktrinin uygulanmasında ve “baş düşman” olarak hedef alınan “Sovyet yayılmacılığının” engellenmesinde Suudi Arabistan,“doğalbarikat” olarak görülüyordu.

Suudi Arabistan ve ABD arasındaki ilişkiler geleneksel manada herhangi bir üçüncü dünya ülkesinin bir sanayi ülkesiyle ilişkisinden çok daha fazla önem taşımaktadır. Petrol bu ilişkide belirleyici olurken “kutsal toprakların” varlığı tamamlayıcı bir faktördür. Suudi hanedanı açısından ise bu belirleyicilik hanedanın devamlılığının garanti altına alınmasıdır.[1]

Suudi Arabistan sahip olduğu petro-dolarlar ve islamdaki merkezi rolü nedeniyle özellikle Reagan döneminden itibaren ABD’nin anti-komünist kampanyasında stratejik bir rol oynadı.

Reagan anılarında Suudi Arabistan’ın pozisyonunu şöyle tarif etmişti: “bu göreli olarak ılımlı ülkeyle bağlantıları güçlendirmenin yalnızca ülkemiz ekonomisi için hayati öneme sahip petrol ihracatı açısından değil, ama İsrail gibi, bölgede Sovyet yayılmacılığına karşı durması açısından önemli olacağını düşündüm.”[2]

Suudi Arabistan ortadoğu barışına katkıda bulunabilecek temel ülke olarak görülüyordu. İsrail ile arap ülkeleri barış yaptıkları takdirde bunda Suudi Arabistan anahtar rol oynayacaktı. Bölge istikrarının temeli bu ülkeydi.

Suudi Arabistan yalnız ortadoğu’da değil hemen her yerde ABD politikalarının destekçisi oldu. Angola’da UNITA; Afrika Boynuzu’nda (Etopya’da) muhalefete örtülü yardım; Libya’ya karşı Sudan yönetiminin desteklenmesi; Güney Yemen’de Sovyet etkisine karşı Kuzey Yemen’in desteklenmesi; Nikaragua’da kontralara yardım bunlardan yalnızca bazılarıdır.

ABD Kongresi’nin bütçe kısıtlaması yaptığı veya onay vermediği tüm operasyonlarda Suudi Arabistan devrede oldu. Açık ve gizli tüm destek harcamalarını gönüllü üstlendi. ABD’nin adeta “gizli kasası” olarak hareket etti.

Ancak Afganistan, Suudi yönetimi açısından en az ABD’nin oynadığı rol kadar stratejik bir bölge oldu.

Afganistan ABD ile işbirliğinin en somut yaşandığı “dostluğun” test edildiği en önemli alan durumuna geldi.“Komünizme karşı” dini eğitimler, Suudi gençlerin cihata gönderilmeleri, mücahitlerin eğitim ve silahlanma harcamaları, vs. Reagan yönetiminden çok daha fazla Suudi yönetiminin insiyatifiyle gerçekleşti. Şimdinin Suudi Kralı (Prens) Salman bu sırada “savaşçı aktarımı, finansal ve teknik lojistik işlerle” ilgileniyordu. Aynı tarihlerde Afganistan’da “cihat”a katılan Usame Bin Ladin’le bu anlamda oldukça ilginç anılarının bulunduğunu varsayabiliriz.[3]

Suudi Arabistan burada “komünizme karşı savaşmanın” sağladığı “meşruiyetle”, SSCB’ye Afganistan işgalinin bedelini ağırlaştırmak için elinden gelen her şeyi yaptı.

Bu anlamda hem Reagan ve hemde sonrasında George Bush dönemleri dahil tüm Amerikan yönetimleriyle birlikte, önce komünizmi yenilgiye uğratmak ve sonrasında Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan gelişmelerde öncü rol oynamak Suudi Arabistan açısından öncelikli bir politika oldu.[4]

Sovyetler’in çöküşüyle Kafkasya ve Orta Asya’da ortaya çıkan boşluk yine Suudi Arabistan tarafından “vahhabilikle” doldurulmaya çalışıldı.

Suudi Arabistan’ın hizmetleri bu kadarla sınırlı değil. Meselenin birde doğrudan petrolle ilgili kısmı bu ülkenin profilini tamamlamaktadır.

İran’da 1979 yılındakirejim değişikliği günde 2.0.-2.5 milyon varil petrol kaybı anlamına gelmekteydi. Ortaya çıkan karmaşa sonucunda petrol üretimi durma noktasına gelmişti. İran-Irak savaşının başlaması buna tüy dikti. Irak’ın petrol üretimininyine savaş nedeniyle azalmasıyla,iki ülkenin günlük üretiminin toplam bir milyon varil civarında olması durumun ciddiyetine dair bir fikir verebilir.

Bu açıklar diğer ülkelerin üretimleriyle kapatıldı. 1986’ya kadar artan petrol üretimi, karşısında fiyatların stabilitesi için kota politikası takip edilmek istendi. Ancak OPEC üyeleri bu kotalara uymayarak üretimlerini arttırdılar. Çünkü bu sırada Irak ve İran’ın durumlarının yanısıra, Libya, Cezayir gibi ülkeler farklı politik pozisyonlara sahiplerdi.Ancak Suudi politikası bir anda değiştiğinde, 1985-1986 yılları petrol fiyatları açısından bir dönüm noktası oldu.

Reagan yönetiminin bu dönüm noktasında etkili olduğu görülmektedir. Amerikan yönetimi bu sırada kuzey (denizi) üretimini arttıran Londra ve “İran köktendinciliği ve Libya’daki kaçık (Kaddafi) tarafından tehdit edilen Riyad’ın dünya piyasalarını sürüklemekteki sınırlarının” farkındaydı. Bu nedenle Başkan Yardımcısı George Schulz’dan Amerika’nın sıkıntılarını ve dünyadaki temel meselenin ne olduğunu anlatması için görüşmeler yapması isteniyordu.[5]

Bu yaklaşım ABD’nin hem ihtiyacını ve hem tehdidinigöstermektedir. Amerikan yönetimi “gerçekçi” davranma yolunu seçmişti. Çünkü, “Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri halen dünyanın en zengin petrol yataklarını ellerinde bulunduruyorlar. Suudilerle yapılacak dostça konuşmalar, Amerikan petrol sektörünün kısa vadeli sorunlarını çözebilir ve gelecekte toparlanmamıza yardımcı olabilir. Bu bölgeden petrol ithalatının sürekliliğinin sağlanması ulusal güvenliğimiz açısından yaşamsal öneme sahiptir.[6]

Bu “dostça konuşmalar” etkisini göstermiş olmalı ki, Suudi Arabistan, Ağustos 1985 itibariyle ham petrol fiyatlarını spot piyasaya bağladı. 1986 başında günlük üretimi iki milyon varilden beş milyon varile çıkardı. Bu OPEC üyelerini birlikte davranmaya zorlarken, petrol fiyatları bir anda sert bir düşüş göstererek 10-11 dolar civarına geriledi.[7]

OPEC üyeleri nihayetinde 1986 yılı ağustos ayında Cenevre’de vardıkları anlaşmayla üretimin kısıtlanması kararı aldılar.[8]

Fiyatlardaki düşüş, yüksek üretim nedeniyle Suudi gelirlerinde bir azalmaya yol açmamıştı. Aynı yılın sonunda fiyatlar 18 dolar olarak belirlenmesine rağmen, fiyatların hala ‘zayıf ‘ kaldığı söyleniyordu.

Bu dönem ortaya çıkan ani fiyat düşüşü Suudi Arabistan ve bağlaşıklarının (bugünlerde aynı şekilde iddia edildiği gibi) petrol üretimlerinden “adil pay” istemeleriyle açıklanıyordu.[9]

Fiyat düşüşleri karşısındaOPEC üyesi olmayan ülkeler daha yüksek maliyetle üretim yaptıklarından bu durum onlar için bir felaket oldu.[10]

Bu dönemde SSCB petrol üretiminde artış olmuş ve günlük üretim 610-15 milyon varil civarına çıkmıştır. 1984 ihraç düzeyine göre fiyatlardaki bir dolarlık düşüş SSCB’nin 500 milyon dolar kaybetmesine neden oluyordu. Varil başına 15 dolarlık fiyat SSCB’nin yıllık 6.5 milyar dolarlık kaybı anlamına gelmekteydi.[11]

Petrol fiyatlarındaki düşüşle doğrudan SSCB’nin yara alması -hırpalanması hedeflendiyse plan başarılı olmuştu. Bu düşüşler aynı zamanda COMECON ülkeleri arasındaki ticarete büyük sekte vurmakta ve bağları zayıflatmaktaydı.

Artık bir “sosyalist sistem”in bulunmadığı bu koşullarda yürütülen nüfuz savaşında Sovyet egemenliği ciddi sarsıntılar geçiriyordu. Dünya ekonomisi artık “bütünleşik” bir duruma gelmişti. Bu durumu Leonid Brejnev çok daha önce 1976 yılında şöyle ifade ediyordu: “..kapitalist ve sosyalist ülkeler arasındaki geniş ekonomik bağlar yüzünden şimdiki batı ekonomik krizi zararlı etkilerini sosyalist ülkeler üzerinde de göstermiştir….”

Bir çok doğu bloku ülkesi bu sıralarda IMF ile ilişki içerisinde borçlanma politikasına yönelmişlerdi. Batı ülkelerinin SSCB, Çin ve Doğu bloku ülkeleriyle ticaretlerinde ciddi artışlar başlamıştı.

SSCB’yi çöküşe götüren, rublenin devalüe edilmesi, Perestroika vs. giden yolun bir kısmıböyle düzlendi.

Elbetteki SSCB’nin çöküşü meselesi çok daha köklü ve karmaşık nedenlere dayanmaktadır. Burada yalnızca Suudi Arabistan’ın –bugünkü pozisyonuna ışık tutması anlamında- ABD politikaları yanında nasıl saf tuttuğunu ve Sovyetler Birliği’ne attığı her adımı “pahallıya ödetme” ve içinde bulunduğu krizin derinleşmesine katkıda bulunması anlamında oynadığı “mütevazi” role değinmek istedim.

[1] Fred Halliday/125, State, Society and Economy in Saudi Arabia, (Ed.) Tim Niblock, St. Martin`s Press, New York, 1982.

[2] Rachel Bronson/153, Thicker Than Oil –America’s Uneasy Partnership With Saudi Arabia, Oxford University Press, 2006.

[3] Rachel Bronson/168-177, Thicker Than Oil –America’s Uneasy Partnership With Saudi Arabia, Oxford University Press, 2006.

[4] Rachel Bronson/153, Thicker Than Oil –America’s Uneasy Partnership With Saudi Arabia, Oxford University Press, 2006.

[5]John Haldane, “When the Going Gets Tough”, Washington Report on Middle East Affairs, April 21, 1986, Page 4.

[6]John Haldane, “When the Going Gets Tough”, Washington Report on Middle East Affairs, April 21, 1986, Page 4.

[7]http://www.wtrg.com, West Texas Research Group, 2015.01.06.

[8] Dermot Gately/238, “Lessons From the 1986 Oil Price Collapse”, New York University , Brookings Papers on Economic Activity, 2:1986.

[9] Dermot Gately/238, “Lessons From the 1986 Oil Price Collapse”, New York University , Brookings Papers on Economic Activity, 2:1986.

[10]Paul AartsMichael Renner, “Oil and the Gulf War”, Middle East Report, Volume: 21 July/August 1991.

[11] David A. Dyker/152-154, The Soviet Union Under Gorbachev, Routledge Revivals,  New York, 1987.

Yorumlar