-15

Gelelim kadim sorunumuza. Ne olacak bu Türkiye solunun hali? Bu krizden nasıl çıkacak?

Alper Taş: Basit bir birlik değil mesele, önce onu söyleyeyim: “Bir olalım, bu krizi aşarız”. Sanıyorum bu kadar basit bir durumla karşı karşıya değiliz.

ÇARE BASİT BİR BİRLİKTE DEĞİL

Bunu kuşkusuz “bir olmayalım” manasında söylemiyorum, ama sonuç itibariyle birlik sihirli bir çözüm değil. Birlikten vazgeçmeyelim, birlik ufkumuz hep olsun, ama önce dayanışmamız olsun, yani birlikten önce bir dayanışma kültürünü, beraber iş yapma kültürünü sol içinde geliştirelim. Ki sol içerisinde bu gelişiyor.

Ben bu konuda oldukça umutluyum: Sol birbirini daha fazla dinliyor, birbirinin işlerine daha fazla destek veriyor, en azından birbirinin kötülüğünü istemiyor. Yine de rekabetçi bir sol bütünüyle ortadan kalkmış değil, ama solun ana öbeklerinde bir arada iş yapma, birbirini anlama, birbirine saygı duyma kültürünün arttığı, dayanışmanın daha fazla ön plana çıktığı, rekabetçiliğin zayıfladığı bir iklimde olduğumuzu görmekteyim.

DAYANIŞMACI BİR SOL GELİŞİYOR

HDK sürecindekilerde de, HDK dışındaki süreçte de bunu görüyoruz. Solun bu manadaki iklimi önemli, o yüzden rekabetçi olmayan dayanışmacı bir sol burada önemli bir mesele. Birlik olunacaksa, biraz böyle kültürleri, iklimleri yaşamakla olur.

ÖDP’deki kırılmalar

ÖDP’nin, kültürel manada birçok eksikliğine rağmen, sol bir kültür oluşturmada ve solda bu iklimin oluşmasında da büyük katkısı oldu.

Her ne kadar biz de yaşadıysak da, ÖDP’de birbirimizin zaman zaman “boğazını sıktıysak” da, sonuç itibariyle birbirimize yumruk atmadık. ÖDP projesinden ayrıldıktan sonra sokakta birbirimizin yüzüne bakan insanlarız, birbirimize sarılan insanlarız ki, doğrusu da bu. ÖDP böyle bir kültüre sahip ama başlangıçtaki birlik korunamadı, sağlanamadı.

AYRILIKLARIN POLİTİK NEDENLERİ VAR

Bunun da nedenleri var. Bir, bu birliğin öncesinde kendini çok içselleştirememesi, çok yeni pratikler yaratamaması oldukça önemli ve bir de birlik mefhumunu çok öne çıkarması.

Mesela ÖDP’deki kırılmalar çok aktüel kırılmalar, yani bunun son derece objektif nedenleri de var ama arkadaşlar her şeyi sübjektif nedenlerle açıklıyor. Örneğin ne ile açıklıyor? “Efendim, ÖDP’de iki ana fraksiyon vardı; Kurtuluşçular, Dev Yolcular, zaten bunlar 1980 öncesinde de kavga ediyorlardı, ÖDP’ye geldiler, bir barış içerisinde oldular, sonra tekrar eski kavgaları depreşti, o yüzden ÖDP’de böyle şeyler oldu.”

Bu işin doğru bir tarafı değil.

KÜRT SORUNU AYRIŞMA KONUSU OLMUŞTUR

Elbette ki bu gerilimlerin etkisi olmuştur, bunu sübjektif olarak taşıyan insanlar olmuştur, kimi öznellikler vardır; reddetmiyorum ama esas olarak ÖDP’de üç tane kırılma oldu: Bir kırılma, Kürt sorunu ile ilgili kırılmadır, bu esaslı bir kırılmadır. Çok ilginç ÖDP’yi kıran Kürt sorunu, ÖDP’den ayrılan arkadaşları da ayrılıktan sonra tekrar kırdı.

Aslında Türkiye solunun ana kırılma konularından biri Kürt sorunu oldu.

Yaptığımız tartışmanın özü şuydu: ÖDP, özellikle Batı’da, bağımsız bir siyasal odak olacak mı, yoksa Kürt hareketinin izlediği çizgisinin destekçisi mi olacak? Yaptığımız tartışmanın özü buydu.

Belki bu tartışmayı doğru yöntem ve araçlarla yapamadık, yanlışlar yapıldı, kişisel öznellikler girdi, ama ana kopuş noktası böylesi bir siyasal tartışmanın ürünüdür.

AVRUPA BİRLİĞİ DE TARTIŞMA KONUSU OLDU

İkinci kopuş noktası, AB tartışması olmuştur, mesela bu tartışmaların sonucunda Birikim çevresinden arkadaşlar da partiden ayrıldı. O tartışmanın dayandığı temel de, Türkiye’de Avrupa Birliği’ni hararetle savunan bir sosyalist, sol parti yok, ÖDP, AB’yi hararetle savunan bir sol parti olmalı. ÖDP bunu Kongresi’nde kabul etmedi. Arkadaşlar, “ÖDP’den bir şey olmaz” dediler ve ayrıldılar.

SOSYAL DEMOKRAT PARTİ KURMAK İSTEDİLER

Üçüncüsü Ufuk Uras’larla bizim yaşadığımız tartışma oldu. Biz dedik ki, “Bu arkadaşlar sosyal demokrat bir parti kurmak istiyor” işin gerisi önemsizdir. Biz, ÖDP’nin daha solda bir yerde durmasını savunuyoruz; daha sol kesimlerle, daha toplumsal dinamiklerle buluşan, daha solda çözüm arayışlarına girelim, kolaycı çözüm arayışlarına girmeyelim dedik.

Ufuk arkadaş ve çevresindekiler: “ÖDP’nin solunda bir şey yok, daha solda bir arayışa da gerek yok, esasen yapılması gereken de zaten bu Deniz Baykal’ın CHP’si ortada, sosyal demokrat bir şey yapmak lazım, esas bir sosyal demokrat parti yapmak lazım” dediler.

Biz de “memlekete bir sosyal demokrat parti lazım ama bunu biz yapmayalım, sosyal demokratlar yapsın” dedik. Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) böyle bir projeydi. Alevilerden Kürtlere, sosyal demokratlardan kimi sosyal gruplara bir sosyal demokrat parti yapalım dediler. Bu arada Kemal Kılıçdaroğlu olgusu çıktı ve onlar açısından her şeyi alt üst etti.

ORTAK BİR HATTA ANLAŞMAK ÖNEMLİ

Burada kişisel olarak Hasan’ın, Ayşe’nin, Fatma’nın tarihsel anlamda yıkıcılığı, öznelliği elbette vardır ama işin politik analizi bu. Niye bu kadar şeyi anlattım?

Bir şey olacaksa, bir hatta birlik olmak lazım. Geldiğin gelenek önemli değil, bir hatta anlaşıyor muyuz, anlaşamıyor muyuz? Türkiye’nin en azından orta vadeli geleceğine ortak bakıyor muyuz, bakmıyor muyuz? Kürt sorunundan AB’ye ortak bir hattı savunuyor muyuz, savunmuyor muyuz; bu çok önemli. ÖDP bunları tartışamadan yan yana geldi ve bu krizler karşısında da bölünerek bugünlere geldi.

HDK ve birlik sorunu

Buradan HDK’ya gelelim. Bu hat konusunda “birleşik bir mücadele zemini” lazım diyoruz. “Birleşik bir mücadele zeminini” bizim güçlendirmemiz lazım. Bunun başlıca yolu, rekabetçi olmayan dayanışmacı bir iklimi geliştirmek ve zaman içerisinde ortak pratikler, ortak tartışmalarla birleşik araçlar yaratmak, birleşik zeminler yaratmak, basitçe belki birleşik kürsüler yaratmak. Şöyle bir gerçeklik yok: Herkes kendini dağıtsın, bir arada bir çatı kuralım ve o çatıyla, yeni bir parti ile hayata devam edelim diye bir tablo yok. Böyle bir gerçeklik bugün yok. O yüzden gerçeklikten yola çıkarak devam etmemiz gerekiyor ama birleşik bir mücadelenin ihtiyaçlarına da yanıt vermemiz gerekiyor.

TÜRKİYE’Yİ YENİDEN KURALIM

Mesela biz bunu yapmaya çalışıyoruz. Mesela ÖDP, kurban bayramından sonra Haziran ayına kadar sürecek olan “Türkiye’yi yeniden kuralım” diye bir kampanya başlatacak.

(Bu kampanya 9 Aralık 2012 tarihinde Türkiye’nin dört yanında gerçekleştirilen etkinlikler ile başladı. 9 Haziran 2013 yılında İstanbul’da gerçekleştirilecek büyük bir miting ile sona erecek olan kampanya çalışmalarının İstanbul ayağı Valilik tarafından yasaklandı. toplumsol)

Bu ÖDP’nin kendi inşası, kendi faaliyeti ama tabii bunu başka kesimlerle de buluşturmaya çalışacak. Birleşik mücadelenin ihtiyaçlarına uygun formlar, araçlar, işler tasarlamak zorunda, tasarlamamız gerekiyor, bunları konuşmamız gerekiyor. Buna dair bir argümanımız, bir bakış açımız da var. Bunlara ileride değineceğim tekrar.

ÇIKARDIĞIMIZ DERSLER VAR

Biliyorsunuz biz HDK’nın içerisine girmedik. Niye girmedik? ÖDP deneyiminden çıkardığımız sonuçlar var, yani tabiri caizse “sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek” yer.

Şöyle bir ders çıkardık, HDK’ya bakıyorsun, oradaki sol açısından şöyle bir duygu var: “Gelişmeler karşısında yeterince etkili olamıyoruz, burada da güçlü bir Kürt hareketi var, bir araya gelelim, daha güçlü bir tepki verelim.” Tamam, bu duyguyu da anlamak mümkün, fakat bunun politik ekseni ne?

FARKLI FARKLI TAVIRLAR AYNI ÇATI ALTINDA

Örneğin referandum yaşadık. Sonuç itibariyle Türkiye solu olarak kırıldık, saflaştık: “Yetmez ama evet”, “Evet”; biz hep “Yetmez ama evet”çileri tartışıyoruz ama bir de “evet”ciler var. Onlar “evet” dedi, öyle de bir şey var ama orada kürsüyü en çok “Yetmez ama evet”ciler kullandığı için en çok onlar tartışıldı. Şimdi ne oldu? Türkiye solu olarak biz de o dönem kırıldık, yani saflaştık. “Hayır”cılar, boykotçular; “Yetmez ama evet”ciler ve “Evet”ciler.

Referandum bitti, hepsi bir araya gelerek HDK diye bir çatı kurdular. Arkadaş, HDK’nın orta vadeli bir siyaseti olacaksa, referandum gibi bir süreçte bu kadar farklı çizgide olan insanlar Türkiye’nin yakın geleceğine ilişkin hangi konuda ortaklaşıyorlar? Hangi politik eksende ortaklaşıyorlar? Çünkü referandumda Türkiye solunda esas olarak iki hat karşı karşıya geldi. “Türkiye referandumla demokratikleşecek, buna destek vermek lazım” diyenler ve “hayır Türkiye daha otoriter bir ülke haline dönüşecek, buna karşı pozisyon almak lazım” diyenler.

Şimdi sonuçlar ortada: Türkiye daha mı demokratikleşti, daha mı otoriterleşti sonuç ortada. Bu iki çizgiyi savunmuş yapılar nasıl ortak bir çatıda bir araya gelecek de ortak siyasi bir hat oluşturacak? ÖDP’de yaşadığımız krizleri yaşarlar.

ANTİ EMPERYALİST ANTİ KAPİTALİST HAT

İkincisi, HDK’nın oturduğu antiemperyalist, antikapitalist bir hat yok. Birleşik mücadele zeminine oturması gereken antiemperyalist-antikapitalist bir hattır. HDK’da böyle bir şey yok; bu belirgin bir şeydir. Daha çok kimlik eksenli, tabii kimlikler reddedilemez, kimlikler bir tarafa konulamaz ama düşünün emperyalizmin bölgede büyük bir baskısı var, büyük bir taarruzu var, kapitalizmin krizi var; memleketin devrimcileri yan yana gelmiş yeni bir yapılanma, birleşik zemin kuruyorlar, bu hat esas değil. Bu manada politik eleştirilerimiz var ama gözlemciyiz, izliyoruz, takip etmeye çalışıyoruz. İyi bir şey olursa önyargımız yok, güzel bir şeyin yanındayız her zaman.

Türkiye solunda HDK ile dost olmaya, HDK’nın bileşenleriyle ortak iş yapmaya açığız ve yapıyoruz.

BAĞIMSIZ SOSYALİST BİR ODAK GÜÇLENDİRİLMELİ

Bugün memlekette “bağımsız bir sosyalist” odağı güçlendirmemiz gerekiyor.

Kürt hareketinin demokratik taleplerinin yanında olan ama ondan da bağımsız olan bir sosyalist odağa ihtiyaç var. Kürt sorununu daha Batıda şovenizm gölgesinden kurtarabilecek, Kürt yoksullarını sol bir çizgiyle buluşturabilecek, kendi ayakları üzerinde duran, daha bağımsız bir sosyalist devrimci odak için uğraşmak lazım.

TKP ve Halk Evleri ile temaslarımız var’

Bu çerçevede TKP ve bir de Halkevleri ile daha çok iletişim içinde oluyoruz. Bu arkadaşlarla da yakın olduğumuz kadar farklı olduğumuz da konular olmakla birlikte bağımsız bir sosyalist çizgi, odak yaratmamız gerektiği, başka bir kanal açmamız gerekliliği üzerinde duruyoruz.

Türkiye’nin orta vadeli sürecinde bu AKP rejimi ile kurulmak istenen sisteme karşı ikirciksiz bir mücadeleden yanayız. Böyle bir temas var ama buradan hali hazırda herhangi bir şey çıkartmış da değiliz. Bazen ortak iş yapmaya çalışıyoruz; bazen yapıyoruz, bazen yapamıyoruz. Ama diyaloglarımız sürüyor. Ama hali hazırda bir şeye bağlanmış bir durum yok.

Sonuçta bizim burada bütün bu söylediklerimizden çıkan sonuç da birleşik bir kürsü, birleşik merkez, birleşik hareket yaratmamız lazım geldiği, yani bir parti değil ama bir hareket yaratmamız lazım geldiği. Zaten bir parti yaratamayız ama bir hareket yaratmamız lazım. Bu nasıl olabilir? Buna biraz kafa yormalıyız.

KENDİ BAYRAĞI OLAN BİR HAREKET

Bu nasıl olabilir? En azından Halkevleri, TKP, ÖDP ama bunlarla sınırlı olmayan değişik kesimlere, gruplara, bireylere kadar uzanan yani bir form bulmamız, bir kürsü oluşturmamız lazım. Bu kürsü ÖDP’nin kendi flamasını, bayrağını açtığı; TKP’nin kendi flamasını, bayrağını açtığı; Halkevleri’nin kendi flamasını, bayrağını açtığı; böyle yan yana parçacıkların durduğu bir form değil. Çok değişik insanları, bireyleri de içeren, kapsayabilen birleşik bir form yaratmamız lazım. Bizim düşüncemiz o; bir hareket; kendi flaması, kendi sözcüleri, kendi meclisi olan bir hareket. Biz o hareketin arkasında duran özneler olabiliriz ama o hareketin kendisi esastır; bunu büyütme, bunu geliştirmek lazım. Bir birleşik mücadele zemini olarak da bunu düşünüyoruz, bunu anlatmaya çalışıyoruz, bunun olması gerektiğini siyaseten savunuyoruz. Şu anda böyle bir şey yok ama bu konuda bir tartışma var.

 

Soru: Burada şoven [yaklaşımları] nasıl aşacaksınız? 

Alper Taş: Bizim oturacağımız zemin şudur: Kürt halkının kayıtsız şartsız bütün taleplerinin yanında olan bir hareket olacağız.

ULUSALCI DEĞİLİZ

Bize de ulusalcı diyorlar ama biz sonuç itibariyle ulusalcı olduğumuzu düşünmüyoruz. Dikkat edin, biz referandum sürecinde dört yapı olarak yan yana geldik, bir manifesto, talepler bütünlüğü çıkardık; 10 tane talepler bütünü vardı. Onu herkesin talebi haline getirip birleşik bir form öneremedik.

Mesela bizim ÖDP olarak referandum çalışmasından çıkarttığımız en önemli ders: Referandumda bizim gibi düşünen ‘hayır’cı cephe çok, fakat biz o cepheyi ÖDP, TKP, Halkevleri, EMEP olarak birleşik bir forma taşıyamadık. Kadıköy’de bir miting yaptık: ÖDP kendi korteji ile yürüdü, TKP kendi korteji ile yürüdü. Aslında bizim toplamımızın çok çok ötesinde bir topluluk var; TKP’nin, ÖDP’nin, EMEP’in, Halkevleri’nin mitingi değil de daha birleşik bir eyleme gelebilecek çok insanı taşıyabileceğimiz bir form yaratamadık. Orada dile getirdik.

Durduğumuz yer belli; ÖDP, TKP ile sosyalizm tahayyülü konusunda anlaşamayabilir ya da sosyalizmin geçmiş değerlendirmesinde de anlaşamayabilir. Ama TKP ile bugün bir arada yaşam, Kürt halkının kendi demokratik taleplerine sahip çıkma, onu destekleme, yani böyle bir hatta anlaşamazsak zaten bir arada olamayız.

Bizden daha başka türlü baktıklarının ben de farkındayım, daha derin bir analiz yapılıp bakıldığında ama sonuç itibariyle onun oturduğu asgari bir eksen olur ve bu eksen de Kürt halkının demokratik taleplerinin yanında olmaktır. Kürt halkının demokratik talepleri –onlar diyorlar diye söylemiyorum- İP, Aydınlık çevresinin söylediği şey aslında bölücü talepler olduğudur. “Bu taleplerin yanında olarak memleketi bölüyorsunuz, o yüzden bu taleplerin yanında olmayalım” diyorlarsa, zaten birlikte olamayız ama böyle bir şey demiyorlar, böyle bir politikaları yok. Bizim durduğumuz yer burası. Biz sadece üç yapıyla bir şey yapalım demiyoruz. Türkiye’nin ihtiyacı, AKP rejimine karşı antiemperyalist-antikapitalist, eşitlikçi, özgürlükçü bir temelde yan yana gelebilecek geniş kesimlerin birleşik bir kürsüsünü, zeminini oluşturmaktır. Bunun için konuşuyoruz, bunun için sohbet ediyoruz. Fakat ciddi bir mesafe aldık mı dersek, ciddi bir mesafe almış değiliz. Alabilir miyiz? Alabiliriz, alamayız diye de bir şey söz konusu değil. Bunun dışında önümüzde yerel seçimler var. Burada izleyeceğimiz siyaset önümüzdeki dönem için önemli.

CHP, BDP ve sosyalistler bir arada olabilirler mi?

[ÖDP] Kongre[si] öncesi biraz da tartışıldı, konuşuldu. Kongre öncesi bazı gazetecilerle buluşup kongremizi anlatalım dediğimizde, onlar zaten [derhal bunu] soruyorlar: CHP, BDP, sosyalistler bir arada olabilirler mi? Buna bir yanıtımızın olması lazım.

Bunu reddederek bir siyaset yapmak doğru değil. Olabilir ama nasıl olabilir? Bunun üzerinde düşünmek lazım.

Şimdi bütün Türkiye çapında ortak bir asgari program etrafında CHP, BDP, sosyalistler yerel seçimlerde ülke çapında bir ittifak yapabilir mi? Bunun zorlukları var. Böyle bir zeminin olması için, bizim açımızdan, bileşenlerin eşitlikçi ve özgürlükçü bir eksende buluşması lazım.

Ya da öte yandan yerel seçimler açısından yerel yönetimlerin kamusallığı önemli, yani yerel yönetimlerin kamusal niteliğinin altını çizmek oldukça önemli.

Yerel seçimlerde ortak aday

Yerel seçimlere dair geniş, esnek ama ilkeli bir siyaset yapılabilir, üretilebilir, geliştirilebilir. Mesela AKP’yi geriletmek, bugünkü konjonktürde tek başına ne ifade edebilir? AKP’yi geriletmek, basitçe bir partiyi geriletmek değil, bir siyaseti geriletmektir. O açıdan Ankara-İstanbul’dan bizim yansıttığımız solun ortak bir adayı, herkesi kesen bir ortak aday ve programla en azından Ankara-İstanbul’u AKP’den almak, geriletmek açısından önemli bir şeydir. Buna uygun bir iklim olur mu? Biraz zayıf gözüküyor. Kürtlerle buluşmayan bir CHP alamaz, mümkün değil. Kürtler alamaz, tek başına İstanbul’u.

Böyle şey bir siyaset öngörmemiz lazım. Taşradaki yerler önemli değil de esasen büyük kentler bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimi açısından kritik olacak, yani burada güçlenerek çıkan bir AKP, cumhurbaşkanlığı seçiminde de doğal olarak onun verdiği psikoloji ile istediği cumhurbaşkanını çıkartır, sonra zaten milletvekilleri seçimleri [ile] bir dönem daha kapanmış olur.

Abdurrahman Atalay: Alper herhalde son bir konuşma yapacak ama bana sanki bir manşet çıkarmışız gibi geldi.

Bu birleşik kürsü veya birleşik hareketin ortak simgeleri olan, ortak davranışı olan, daha organik bir hareket önerisi: Bunu çok hırpalatmadan konuşmak ve altını çizmek lazım. Bir de böyle bir fikir var, bunun birden bire ve aşırı bir şekilde içini doldurmaya çalıştığımız zaman bazı fikirler kolayca çürüyor ve gelişmiyor, çünkü artık belli normlara angaje oluyor. Bunun geliştirmek lazım, bu sol açısından bu sohbetten böyle bir manşet çıkabilir.

Geneli açısından ise şimdi Demirel’in muhalefet olduğu dönemde bir tasnifi vardı, hatta solcuların çok olduğu bir toplantıda yapmıştı, ben katılmadım da, sonradan okudum. Sorunları tasnif ediyor, diyor ki: “Bazı sorunlar var kardeşim, bunlar hakikaten sorun ama el bile süremezsin, yani uzun vadeli de süremeyeceksiniz” diyor. “İşte bir kısım sorunlar var, bunlar geleceğe matuf. O gelecek geldiği zaman parametreler değişeceği için belki o sorunlar da bambaşka bir hale gelecek vs.” Böyle birtakım tasnifler yapıyor. Burada benim kişisel olarak söylemek istediğim şeyler var; sol açısından bazı konular var ki çok önemli, fakat el bile süremezsin. Her seçimden sonra partiler ne der, “Halk bize muhalefet olma görevi verdi!” Halk bize muhalefet olma görevi dahi vermiyor. Şimdi bu görevi biz kendi kendimize vereceğiz ve buradan bir başlangıç yaparak bir yerlere gideceğiz. Dolayısıyla bu büyük bir iddia, yani bu görevi biz kendi kendimize vereceğiz ama bu bir hal bilmeyi, durumunu bilmeyi vs.’yi gerektiriyor. Konumuzu buradan geliştirmeye başlayacağız.

O yüzden bütün analizlerimizin iki düzeyde olması bana zorunlu gibi geliyor. Birinci düzey: Sanki hiçbir örgütsel yükümlülük altına girmeden, ‘buradan ne gibi vazifeler çıkartmalıyız kardeşim’ gibi bir baskı altına kendimizi sokmadan gerçekleri olduğu gibi görmek; gerçekliği olduğu gibi görmek, tamamıyla bütün nesnelliğiyle anlamaya çalışan bir göz olarak bakmak. Burada AKP’nin avantajlarını tespit etmek, dezavantajlarını tespit etmek, CHP konusu vs. böyle bir rahatlık ve genişlik içinde analizlerimizi yapmak: Bu üst düzey.

Diğeri ise tabii ki bir alt düzey olacak; kendimize ilişkin görevler çıkartacağız. Bu ikisi arasındaki bağı kurmak çok mümkün değil, benim görüşüme göre. Böyle bir analiz yapacağız, buradan hemen kendi görevlerimize geçeceğiz, bu çok mümkün değil. Şimdi bu ikisinden, birinden birine geçme çabaları da çok fazla zorluyor. Bütün örgütlerin içini zorluyor, arasındaki ilişkileri zorluyor. Çok başlıklarla bir şeyler söyleyebilirim ama hoşnut olduğum bir toplantıda daha da fazla devam etmeyeyim ama bu emperyal vizyon konusunun altını çizmek istiyorum: Her kartal tavşan avlarmış. Her kartal tavşan avlar ve tepeden tavşanı gördüğü zaman tükürük bezi var mı, ağzı sulanır mı bilmiyorum ama mutlaka bir niyet edermiş. Fakat her kartal kilosuna göre tavşan avlarmış. Ben bunu bir belgeselde izledim: Kartal geldi, 5 kiloluk tavşanı kaldıramadı gitti. Dolayısıyla her ülkede kendi kilosuna göre niyetlenir. Gider, Ortadoğu’da döner şöyle bir, Suriye’ye şöyle bir sulanır ama o 5 kiloluktur, kaldıramaz. Dolayısıyla AKP de aslında en kolay dalga geçilecek, en kolay vurulacak ve en kolay zaaflarının çıkacağı politika dış politikasıdır. (…)

İlk başlarda bu sıfır sorun politikası, AKP açısından çok farklı kesimler arasında diyalog kurmak ve onları bir araya getirmek misyonunun bir sonucundaydı, şimdi bu darmadağın oldu, bu bozuldu. Aslında belki tavşanı gördü, ağzı sulandı ama bu tarafı [açıklığa kavuşturmak] lazım: İstikrara kavuşmuş bir bölgede tabii ki Türkiye ekonomisi çok güçlü bir ekonomidir ve çok büyük avantajlara sahiptir ama bunun dışında problemlerin yoğun olduğu bir bölgede Türkiye’nin silah ve siyasi gücü, bu problemleri çözebilecek bir baskı yaratmaya, baskı oluşturmaya, bunu dayatmaya müsait bir konum değildir. Bu bakımdan dış politikası bir hayal içindedir. Suudi Arabistan ve Katar’la endekslenmiş bir Türkiye dış politikası, ne Mısır’a bir şey vaat eder, ne Tunus’a bir şey vaat eder, ne de başka bir yere vaat edebilir. Ben kendi açımdan teşekkür ediyorum, toplumsol açısından manşeti herhalde bulmuşuzdur diye düşünüyorum.

Katkı: Ben küçük bir şey ekleyeceğim, aslında bugünkü konunun başlığı ile direkt bağlantılı. Küçük bir şey olarak eklensin. Aykut (Kılıç) bir parça değinir gibi oldu: Yeni rejim nitelemesi kavramsal olarak bana siyasal içerikten yoksun ya da çok perdeleyici bir söylem gibi geliyor. Kastedilmek istenenleri anlıyorum, orada bir şey yok ama siyasal bir kavramlaştırmaya ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Bu nasıl giderilir konusu bir soru işareti ama abartarak söylüyorum belki “yeni rejim” örtük, olumlu bir reklam da içeriyor: Klasik reklamcı taktiği “Omo, yeni Omo” gibi aslında olumlayan bir niteleme içeriyor, yani siyasal içerikten yoksun bir kalıp kullanıyoruz aslında. Yeni rejim yerine bizim kendi ideolojik ve nitelememizi yansıtan bir kavrama ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim.

Abdurrahman Atalay: Şöyle bir farklılığı var mı yoksa aynı mı düşünüyorsunuz? Yeni bir şey var ama bunu doğru ifade etmek lazım mı diyorsun yoksa…

Katkı: Bunun siyaseten ve ideolojik olarak kavramlaştırmasının doğru olmadığını düşünüyorum.

Alper Taş: “AKP burjuva iktidarı” diyorsun, doğru ama daha öncekiler de burjuva iktidarıydı. Rejimi tarif ederken kastettiğimiz üretim ilişkileri falan değil, elbette ki burjuva iktidarı. Sonuçta CHP de 1950’lere kadar burjuva iktidarı idi. Başka bir şeyin iktidarı değildi. Sen başka bir kavram bulalım diyorsun.

Hüseyin: Ben kendi açımdan siyasal bir kavrama ihtiyaç var, bunun da kuşkusuz bütün söylenenleri anlıyorum ama belki daha sıkı bir analize ya da daha farklı bir yaklaşımla bu kavramlaştırmayı üretmek lazım. Benim açımdan “yeni rejim” denildiğinde kastedileni bir parça anlıyorum ama siyaseten altı dolu, açıklayıcı bir niteleme değil. Aslında niteleme, yeni rejim, yeni ortaya çıktığı iddia edilen siyasal koşulları ifade eden bir kavramlaştırma değil, siyasal bir kavramlaştırma gibi gelmiyor bana. O yüzden ifade, ideolojik olarak iletmek istenilen mesajı iletmek bakımından yetersiz bir kavram. Esas kastım o; derdimizi anlatabilecek ve daha iyi anlamamızı ve anlaşılmasını sağlayabilecek bir niteleme değil. Benim yalnızca altını çizmek istediğim şey bu. Küçük gibi görünüyor ama aslında o kadar da küçük bir şey değilmiş gibi de geliyor bana.

Katkı [1]: (…) yeni rejim derken kastettiğim üretim ilişkileri çerçevesinden kapitalist olan olmayan falan gibi bir tasnif yapmadım, politik sonuçları itibariyle söyledim. Şimdi siyaset eğer toplumu bölme meselesiyse, AKP toplumu şöyle bölüyor: Vesayet-antivesayet. Bu anti-vesayetçi bir popülizm, sağ bir popülizm. Bu popülizm neyi iddia ediyor? Sivilleşme, demokratikleşme falan. Bu tartışmalara girmeden basitçe sivilleşme, üniforma ile hesaplaşma meselesi değil ya da bir vesayet meselesi değil. Sadece ordu ile hesaplaşma meselesine indirgenemez. ‘Yeni’ dediğimiz zaman, AKP rejimin niteliğine dair bir şey söylememiz gerekiyor, yani buna dair de Marksizmin içinde, sosyalist hareketin içinde önemli bir tartışma, Can [Atalay] sordu sanırım, mesela AKP faşist mi? AKP faşist ise bunun siyasi sonuçları farklı olur. AKP faşist ise faşizme karşı en büyük burjuva partisi ile ittifak yaparsınız, bu mu? Faşizme karşı duracak en büyük siyasi parti CHP, zaten siz bunu siyasi programınıza koyarsınız ona göre de politik, pratik bir hat izlersiniz, yani ‘yeni rejim’in böyle çağrışımları var ve pratik olarak siyaset yaparken de alanda bunlarla zaman zaman karşılaşıyoruz. Şimdi bir metafor olarak faşizmi kullanmak var; “Faşizme karşı omuz omuza” sloganımızı onlarca yıldır atarız ama AKP faşisttir diye siyaset yapmanın farklı sonuçları var, yani ‘yeni rejim’le tam olarak kastedilen ne? Zaten AKP şunu iddia ediyor: “Evet, ben vesayetçi geçmişle hesaplaştım” diyor. Topluma, solun da altını tam da bu mesele altından; ideolojik olarak tam da buradan yıpratıyor, boşaltıyor. Yeni rejim kelimesinin kullanılmasıyla kastedilen, tabii ki dünyada bütün devletler kapitalist, iktidarlar da kapitalist.

Katkı [2]: Bir de bu “yeni rejim” nitelemesini kendileri kullanıyorlar.

Katkı: Söz bana geçmişken Alper’in seçimle ilgili söylediği karamsarlığa son derece katılıyorum. Anayasa değişikliği mi olur, paketi mi olur. Bu ülkede bu anayasa meselesi de çok yutulduğu için, yani zoka gibi insanların önüne sunuldu ikide bir. Belki de anayasa değişikliği olmaz, anayasa paketi olur; anayasa “A”dan “Z”ye değişmez.

Abdurrahman Atalay: Özür dilerim, dün Tayyip Erdoğan şöyle söyledi, “Bir mutabakata dayanan bir sistemi deneyeceğiz, uzunca bir süre devam edeceğiz ama sonuç almazsak gereğini yapacağız”, gündem tamamlayacak ortak komisyon, sonra yerel seçimler, “tamam, arkadaş olmuyor” deyip. ‘Paket olma ihtimali az’ bakımından söylüyorum.

Katkı: Tamam olabilir, o kısmına girmeyeceğim, zaten ittifaklar çok belli olmuş durumda. Belli ki MHP anayasa meselesinde bunların önünü açacak, AKP de Kürt sorunu üzerinde mümkün mertebe CHP’nin tabanını MHP’nin yağmalamasına izin verecek. Tabii bu hassas bir denge ama yerel seçimlere büyük ölçüde Kürt meselesi ve şovenizmin gölgesinde gireceğiz; [özellikle] büyükşehirlerde ittifak meselesi konuşulurken. Bir de cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce olacağı için daha siyasi bir havada geçecek, daha siyaset provası olarak geçecek. Dolayısıyla solun belki de HDK ile Kürt hareketi ile bu yerel seçimlerde daha birlikçi bir tutum izleyip, en azından yüzde 10, 12, 15 oylar almaya çalışması, daha barış ve halkların kardeşliği temalı bir siyasi hattı önüne koyması, bunun daha şey tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Ben bu ortamın değişmeyeceğini düşünüyorum, daha da şovenist bir şeye dönebileceğini düşünüyorum.

Mustafa Atalay: İlave edilmesi gerektiğini düşündüğüm şeyler: Öncelikle iki dünyaya, olan bitenlere soldan bakış açısından önem verdiğim anlarla yaklaştım, önemli gördüğüm şeylerin altını çizdim. Bunların bizim aramızda konuşuluyor olması ve çok daha değişik çevrelerle konuşulamıyor olması bizim handikabımız. Biz bunları daha geniş çevrelerle konuşamadığımız sürece, gerçekten de [Abdurrahman Atalay’ın] sözünü ettiği çapımızı bilerek iş yapma [sınırlarında] devamlı dönüp dolaşmak durumunda kalıyoruz ama bir de bu çapı aşma olanakları neler, var mı? Bunları yoklamamız gerektiğini düşünüyorum.

Seçimlere giderken hiçbir iktidar savaş koşullarında seçimlere gitmeyi tercih etmez. Kendisi eli rahat olduğu bir ortamda seçimlere gitmek ister. AKP’nin de son salvo atışları, yani Güneydoğu[da] Suriye’de vs, bölgede kendisine daha [yoğun] propaganda yapabileceği bir ortamı sağlama zorunluluğu var, (…) yani bunu sadece Türkiye açısından değil, o dört parçaya da AKP’nin belli bir nefes aldırması gerekiyor ki kendisi orada ileriki aşamada İslamlaştırma ile Kürt sorununu çözme yolunda adımlar atabilsin yoksa şunun iddiasını yapıyor, diyor ki “Biz orada teröre karşı en güçlü biçimde duran, konum alabilen tek partiyiz”. Demek ki burada konum almayı çok önemsiyor. Seçimler açısından o zaman bu çok daha önemli. Bugün kendi kongrelerinde sözünü ettiği şeyleri bunun işaretleri olarak görüyorum, yani bir manevra yapma ihtiyacı var. Bir yılda bir yığın fire var yerel seçimler için ve yerel seçimler gerçekten kendi konumunu güçlendirmek açısından son derece önemli. İstanbul’u kaybetse bile, İstanbul’u kaybetme pahasına Kürdistan’daki seçimleri kaybetmeyi göze alabilecek bir AKP’den söz edemeyiz. Bunu doğru görmek gerektiğini düşünüyorum.

Öte taraftan yerel seçimlerde bizim elimiz kolumuz niye bağlıymış gibi duruyoruz? Çünkü halk güçlerinin ne durumda olduğunu doğru değerlendirdiğimizi düşünmüyorum. Aynı sol bakışı ekolojik anlamdaki bir bakışla birleştirerek yaptığımızda, bölgede büyük olanakların elimizde olduğunu görmemiz gerekiyor. Nedir bu? Her şeye rağmen Dünya Bankası ile haşır neşir olan, bankalarla haşır neşir olan, valilerin hepsine genelgelerle “Göz açtırmayacaksınız” diye [talimat verilen], üzerlerine gaz [sıkılan], jop[lanan], yani 75 yaşındaki kadınların sürüklenmesi, sürekli karakollara götürülmesi; Karadeniz’de yaşanan şeyler, Kürt bölgelerindeki savaştan çok farklı koşullar mı? Hiç de küçümsenecek şeyler değil. (…)

Yani yerel seçimlerde bizim için çok daha zengin olanaklar var. Politik baskıların yoğunluğundan dolayı, basıncından dolayı rahat değiliz, o yüzden yöneldiğimiz şey başka ama yanımızda yöremizde eylemlilik düzeylerine baktığımızda buralarda çok büyük olanaklar var. Bu hareketlerden ortaya çıkan olanakları doğrudan dönüştürme, hem bu kitlelerin dönüştürmesine hem de solun o işleri birlikte yapabileceğine ilişkin olanakları gözden geçirmemizde hem de her mücadelenin olduğu bölgede, yerlerde ortak hedefler koymamız ve onların üzerinden yerel seçimlerde bir çalışma yürütmemiz gerektiğini düşünüyorum yoksa o sözünü ettiğiniz bir tane [ortak aday] çıkarabilsek ya da Beyoğlu Belediye Başkanlığı’nı alabilsek ama Kastamonu’da ya da –atıyorum- en fazla şirketlerin kovulduğu bir bölgede filan orada örnek bir yerel belediye oluşturabilsek ve o sözünü ettiğiniz HDK da dahil olmak üzere, CHP de dahil olmak üzere, TKP de dahil olmak üzere bu güçler de oradaki hedefte birleşebilse. Bunları mücadele içinde düşünmezsek, bir türlü projeler olarak nasıl hareket yaratabiliriz, genel ortak hareketler ortaya koyabiliriz, tabii bizi zorluyor.

Katkı: Ben aslında uzun uzadıya bir şey söylemek istemiyorum. Biz bu konuşmada da onu görmüş olduk ki fazla gündemciyiz, gündemlerin arasında sıkışıyoruz ve bunlara cevap bularak bunların içinde kendi örgütselliğimizde pozisyon yakalamaya çalışıyoruz. Bunları tümüyle yok sayan, kurucu iradeyi tam anlamıyla karşısına alarak dönüştürmeye çalışan değil, yıkmaya çalışan bir anlayışı pek fazla ödüllendirmiyoruz. Mesela Hüseyin’in söylediği önemli: Yeni rejim aslında bizim kavram stoklarımıza da bağlı bir şey. Yeni rejim dediğin zaman adamı biraz da parlatıyorsun, anladığım odur, doğru mu, Hüseyin?

Hüseyin:Bir yönüyle öyle, tabii.

Katkı: Alper’in konuşmalarında vardı aslında, yani biz ideolojik olarak, politik olarak, örgütsel olarak kendimizi bu sistem dışında tarihsel olarak inşa etmemiz. Güncele sırtını dönmeyen ama nasıl dönmeyen? Devrimcilik ve politikacılığı yan yana düşündüğüm zaman bocalıyorum. Kopuş gibi kolay laflar etmek istemiyorum, herkesin bildiği şeyleri söylemek istemiyorum ama mesela birçok konuda gündemlerin arasına çok sıkışıyoruz. Burada da biraz onu hissettim, bunun altını çizmeye çalıştım.

Özgür Karaduman: Herkese çok teşekkür ederiz. Solun içinde bulunduğu durumu aşabilme imkanlarını tartıştık. Kuşkusuz burada bir toparlama yapacak değiliz. Aksine tartışmanın bir ucunu açık bırakmayı ve solda halen var olan bir “tartışma kanalına” katkıda bulunmayı daha önemli görüyoruz.

Ancak diğer taraftan burada yaptığımız tartışmalardan ikili bir “ara toplam” almak mümkün görünüyor:

1-Alper’in ifade ettiği, organik bir “birleşik mücadele zemini” önerisi solun ayrı kulvarlarda ama aynı yöne giden kuvvetlerini birleşik bir hatta doğru yöneltebilecek imkanları içinde barındırdığı için önemli. Bu önerinin belki bugünden yarına hemen gerçekleşme imkanı bir hayli sınırlı. Ancak sosyalistlerin yüzlerini birbirlerine döndükleri, aralarındaki dayanışma eğilimlerini güçlendirdikleri ve aynı zamanda Kürt hareketi ile bakışımlı olma halini sürdürdükleri böylesi bir çizgi, gelecek süreçler açısından kıymetli bir birikim imkanı sunuyor.

2- Bölgede ve Türkiye’de uzun bir süredir yaşanan gelişmelerin çok yönlü olarak anlaşılabilmesi, solun gündemine rejim, devlet, sınıflar, sınıflar mücadelesi ve benzeri konulara ilişkin ortak tartışmaları da yeniden almaları ile mümkün görünüyor. Özellikle ideolojik ve teorik konular yeniden özel bir önem verilmeyi bekliyor.

Biz toplumsol olarak önümüzdeki dönemde bu tartışmaları genişliğine ve derinliğine devam ettirmeye çalışacağız. Hepinize geldiğiniz için teşekkür ederiz. Keyifli ve hoş bir tartışma yaşattığınız için de herkese çok teşekkür ederiz.

Tabii Alper Taş’a da bizi kırmayıp zamanını ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.

3 Ekim 2012

 

toplumsol’un notu:

Toplantıya soru ve yorumlarıyla zenginlik kazandıran kimi katkılar ses düzenindeki problem nedeniyle yazıya aktarılamamıştır. Bazı konuşmacıların isimlerini tespit etmemiz de mümkün olmadı. Söz konusu aksaklıktan ötürü özür dileriz.

Köşeli parantez içinde belirtilen küçük eklemeler, metnin akıcılığını sağlamak üzere tarafımızdan yapılmıştır.

toplumsol ikinci buluşmasını TKP Merkez Komite üyesi Erkan Baş ile gerçekleştirdi.  Bu tartışmanın çözümlerini de en kısa zamanda sizlere sunacağız…

Yeni tartışmalarda görüşmek üzere…

Share Button
1 yorum to this post
  1. CHP sevdanızı ve Kürt hareketine olan mesafenizi anlamak gerçekten çok güç. Üstelik Alper beyin ÖDP’deki kırılma noktalarında bu iki sorunu tespit etmiş olmasına rağmen.
    Türk solu, Türkiye solu hatta sosyalist sol olmak istiyorsa kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş olan Kemalizmden kurtulmalıdır. Bu arınmayı yapamayan bir sol, tüm iyi niyetine ragmen Avrasyacılığın kuyruğuna takılmaktan kendini kurtaramaz.

Yorum Yaz