banner
banner
banner
porno izle
Bellek

Türkiye, hızla laik eğitimi terk ederken, şerî hükümler yasalara monte edilirken, bu noktaya nasıl geldiğimizi anlamak, olanı biteni analiz etmek bakımından doksanlı yılların aydın cinayetlerini hatırlamak gerekiyor. O yıllarda katledilen hepsi birbirinden değerli, çoğu akademisyen aydınlarımızı Bahriye Üçok üzerinden anlatmayı amaçladım. Bundan sonraki yazılarımda da o dönemde katledilen aydınlarımızı kaleme almaya çalışacağım.

Türkiye’de kadın aydınlanmasının sembol isimlerinden birisiydi, eski senatör, eski milletvekili ve Ankara İlahiyat Fakültesinin ilk kadın öğretim üyesiydi; Bahriye Üçok. 1919 yılında Trabzon’da başlayan yaşantısı,  1990 yılının bir Ankara sonbaharında, yetmiş bir yaşında sonlandı.

31 Ocak 1990 tarihinde Muammer Aksoy’la başlayan, Çetin Emeç, Turan Dursun’la devam eden cinayetlerin durmayacağı çok açık bir şekilde belliydi. Yeni cinayetlerin kurbanlarının kimler olacağını bilmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Kimin ağzından laiklik lafı çıkıyorsa, her kim, “kadınların başını örtmesi dini bir zorunluluk değildir” diyorsa anında hedef oluyordu. Bahriye Üçok Hoca da yıllar yılı laiklik diyordu; yıllardır İslam’da kadının başını örtmesini gerektirecek bir hüküm yoktur diyordu. Dediklerini Kur’an ile temellendirmek istiyor, çok iyi derecede bildiği Arapça sayesinde Fıkıh, Kelam ve Tefsir kitaplarından örnekler vermek istiyordu; veriyordu da. Sonunda bir bombalı paketle susturuldu.

1988 yılının Kasım ayında televizyonda katıldığı bir açık oturumda, “İslam’da örtünmenin ve oruç tutmanın zorunlu olmadığı” yönündeki açıklamalarından sonra kökten dinci grupların açık hedefi haline gelen, tehditler almaya başlayan Bahriye Üçok’un suçu laik olmasıydı. Doksanlı yıllarda Türk siyasetinin merkezine doğru hızla ilerleyen zamanın Refah Partili yöneticileri çıktıkları her meydanda, konuştukları her salonda hançerelerini yırtarak bağırıyorlardı: “Hem laik, hem müslüman olunmaz” diyorlardı. Genel başkanları, laik müslümanları “patates dininden” olmakla suçluyordu. Patates dini ne demekti?  Kimse bilmiyordu; ama o partinin seçmenleri, genel başkanlarını ağlaya ağlaya dinliyor, çılgınca alkışlıyor, yumruk yaptıkları sağ ellerinin baş parmağını havaya kaldırarak hep birlikte milli görüş yemini içiyorlardı. Patates dininden olmakla suçlanan laik müslümanlar ise olanı biteni, bir komedi filmindeymiş gibi gülerek izliyorlardı. Sorumluluğu birkaç aydının sırtına yüklemişler, onların sesi ne kadar çıkıyorsa, nereye kadar ulaşabiliyorsa onu yeterli bulmuşlardı. Bir de orduya güvenmişlerdi; nasıl olsa ordu bunların hadlerini bildirirdi. Bir rahatlık, bir aymazlık ki, değmeyin gitsin. Karanlığı aydınlatmaya çalışanlar teker teker ortadan kaldırılıyordu. Kendilerini laik olarak tanımlayanlar bu süreçte neler yapıyorlardı? Katledilen aydınlar  için kalabalık, görkemli cenaze törenleri düzenlemekten ve o törenlerde “Kanları yerde kalmayacak”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Türkiye, İran olmayacak”, “Kahrolsun Şeriat”, “Katil devlet halka hesap verecek” diye slogan atmaktan başka bir şeyi akıl edemiyorlar ya da bu kadarcık nümayişle kendilerini hedef alanları korkutup sindireceklerini sanıyorlardı; ama yanıldılar. Daha doğrusu hep beraber yanıldık; yanıldık, yanılmasına da bir türlü yanılgılarımızdan ders çıkartamadık. Şayet çıkartmış olsaydık, bir yıl içinde hedefi aynı olan kopya cinayetleri durdurabilirdik. Uğur Mumcu’nun deyimiyle, “Tören Atatürk’çülüğü” yaptık, yıllar boyunca bir arpa boyu yol almadık, ”Atam izindeyiz” diye bağırdık, sadece bağırdık. Oysa, “lafla peynir gemisinin yürümeyeceğini” gayet iyi biliyorduk; aymazlığımızdan bir türlü kurtulamdık.

Bahriye Üçok, terörün hedefinde olduğunu biliyordu. Bunun en önemli kanıtı şu olaydır: 6 Ekim 1990 günü, Ekspres Kargo’dan bizzat kızı Kumru Üçok tarafından alınan ve eve getirilen kolinin üzerindeki İlmi Araştırmalar Vakfı etiketli gönderici adını görünce, kolide bomba olabileceğini düşünmesidir. Şüphesinde haklıdır. Bu şüpheyle koliyi kapının önünde açmaya çalışmış, ondan sonra da olanlar olmuştur. Bomba, onun iki kolu ve bir bacağını koparmıştır. Ameliyata alınamadan Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde hayatını kaybetmiştir. Bu kadar zeki bir kadın, bomba olabileceğini, bombanın patlayabileceğini düşünüyor da neden onu açmaya çalışıyor? İşte onu insanın aklı almıyor. Cesaret mi, bir anlık basiret bağlanması mı? O veya şu nedenin hiçbirinin önemi yok. Ölen öldüğüyle kalıyor bu ülkede her zaman. Ölenin adı sokaklara, meydanlara veriliyor, adı unutulmasın isteniyor. Onda da çok başarılı olamıyoruz. Nerdeyse her  on yılllık sürede siyasetin aktörlerinde köklü değişikler oluyor, iktidarlar değişiyor; sokaklardaki, meydanlardaki isimler de iktidarlarla birlikte değişiyor. Sokakların isimleri, iktidarların yeni sahiplerine sevimsiz geliyor, işte bu yüzden çoğu sokak tabelası sökülüp atılıyor, yerlerine farklı isimlerle yeni tabelalar asılıyor.

Her geçen gün kökten dincilik, gittikçe daha derinlere kök salıyor, Türkiye Cumhuriyeti devleti adından utanç duyuluyor, Osmanlı Devleti yeniden kuruluyor diye sevinç gösterileri yapılıyor. “Atam izindeyiz” diyenler, izinde olmaya devam ediyorlardı. Çeyrek asır geçti; laikler bir arpa boyu ilerleyemedi; bırakın ilerlemeyi, ellerindeki kazanımları da kaybettiler. Bahriye Üçok da benzer şeyleri söylemiş bir kitabında.

Gerek İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyeliğim, gerek 1971-1977’ye kadar süren senatörlüğüm sırasında, Atatürk’ün izindeyiz diyerek O’nun izinden ayrılanlar veya aynı izden geriye gidenleri uyarmak için yazılar yazdım; konferanslar verdim; raporlar hazırladım. İşte bunların çoğu bir kitapta toplanmış bulunuyor. Kitaba ne ad vereyim diye epey düşündüm ve kendi kendime sordum: “Atatürk’ün izinde ne kadar yol aldık?” Arkama dönüp baktığımda gördüm ki, bir arpa boyu yol almamışız.Bunun için kitabın adını “Atatürk’ün İzinde Bir Arpa Boyu” koyuyorum.

 Terör, sadece bir kişinin yaşamına son vermiyor. Bazen bir ülkeyi ışıksız bırakıyor, bazen bir insanı  eşsiz, bir çocuğu annesiz ya da babasız bırakıyor. Bahriye Üçok’un tek çocuğu vardı. Kızı Kumru. Kumru Hanım, annesini kaybettiği zaman “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gii ortasındayız ömrün” diyebilecek yaştadır. Hatta o yaşı bile geçmiştir. Ama sonuçta bir evlattır. Her evlat, yaşı kaç olursa olsun bir anne kokusuna gereksinim duyar. Bu kokuyu hissetmediği zaman anne yoksunluğu yaşar. Bir gazetede yer alan söyleşi Bahriye Üçok cinayetindeki trajediyi ve anne özlemini, annenin bir evlat için ne demek olduğunu çok açık bir şekillde ortaya koyuyor.

Kızı Kumru Üçok, içine gömdüğü 20 yıllık acısını SABAH’a anlattı. Üçok’un tek çocuğu olan avukat Kumru Üçok, söze, “Bombayı anneme ellerimle verdim” diye başladı ve şunları söyledi: “Kargo şirketi anneme gönderilen paketi evimize iki kere getirmiş. Bizi evde bulamamışlar. İkinci gelişlerinde eve ihbarname bırakmışlar. Ben de kargo şirketine gidip paketi aldım ve eve getirdim. O paketle de 15 dakika kadar seyahat ettim. Paketi anneme verdikten sonra arkamı döndüm ve aşağıdaki ustalara bakmak üzere alt kata yöneldim. Annem o sırada paketi açmaya çalışıyordu. Arkamı döner dönmez bir patlama sesi duydum.” Olay yaşandığında 36 yaşında olan Kumru Üçok, “Annemle beraber yaşıyorduk. Annem çalışkan, zeki, otoriter, icabında çabuk da sinirlenebilen biriydi. O günden sonra çok şey değişti hayatımda. İki kişi yaşıyorken tek başıma yaşamaya başladım. Yemek pişirmeyi öğrenmek zorunda kaldım. Bu olayı unutmak mümkün değil. Her gün her an aklımda. Her gün rüyalarıma giriyor” diyerek, 20 yıllık acısını vurguladı. Evlenmeyi düşünmediğini belirten Üçok, “Aynı evde yaşamaya devam ediyorum. Oldukça zor, ama insan her şeye alışıyor. Zaman her şeyi değil belki ama kısmen hallediyor. Annemin öldürülmesiyle ilgili gerekenlerin yapılmadığına inanıyorum. Şüpheli, katil kimse bulunmadı ki gereken yapılsın. Annem Türkiye’de görüşlerinden dolayı suikasta kurban giden tek kadın. Neden öldürüldüğü ortada. Türkiye’de bazı şeylerin değişeceğine inanmıyorum.” Kumru Üçok son sözleriyle hem metanetini hem de yılgınlığını ifade etti: “Yakınlarını teröre kurban veren aileler hep aynı şeyi sorduklarını söylüyorlar kendilerine: Neden biz? Ben sormadım. Neden sorayım? Uğraştığı iş, üzerinde çalıştığı konular bu sonucu getirdi. Annemin fazla konuşmamasını tercih ederdim. Ama olan oldu. Zaman geriye işlemiyor.”

Annemin fazla konuşmamasını tercih ederdim.” İşte bu cümle, her şeyi özetliyor,  terörün amacını ortaya koyuyor. Sonuçta Bahriye Üçok gibi bir aydının kızı olsanız da, Coşkun Üçok gibi efsane bir hukuk profösörünün hukukçu kızı Avukat Kumru Üçok da olsanız, terör herkes  gibi, belki de herkesten daha fazla sizde yılgınlık yaratıyor. Ne de olsa ateş düştüğü yeri yakıyor. Başkalarının, örneğin laik müslümanların, liberal demokratların, çağdaşların, Atatürk’çülerin Bahriye Üçok ve benzeri cinayetler için yapabilecekleri, ortaya koyabilecekleri şey, sadece ve sadece öfkedir. Ve bu öfke geneldir; günceldir; anlıktır; zamanla söner gider. Oysa Kumru Üçok ve onun gibilerinde öfke değil, isyan vardır; acının beslediği bir isyandır, bu isyan toplumsal öfkeler gibi birkaç günde sönmez, aksine harlanıp durur insanın içinde.

“Türkiye’de bazı şeylerin değişeceğine inanmıyorum.” Bu cümle de Kumru Üçok’a ait. Yetişkin bir kadın, annesiyle birlikte geleceğini de, ümidini de kaybediyor. İşte acı bir Türkiye tablosu. Üzülerek  yazmak zorundayım: Ben de Türkiye’de bazı şeylerin değişeceğine inanmıyorum. Oysa ben, Heraklitos’un, “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir,” sözünü ne kadar sık ve beğenerek kullanırım. Özgürlüklerimi korkularıma feda ettiğim bir ülkede yaşamak ve korkularımın her geçen gün artması gerçekten ağrıma gidiyor.

Kumru Üçok’un röportajında altını çizerek düşünmemiz gereken bir cümle daha var: “Annemin öldürülmesiyle ilgili gerekenlerin yapılmadığına inanıyorum. Şüpheli, katil kimse bulunmadı ki gereken yapılsın.” Bu ülkenin değişmeyen gerçeklerinden biri de bu! Katiller bulunamıyor; çünkü her seferinde at izi, it izine karıştırılıyor. Bir takım gerçekler gün yüzüne çıkacak olsa, hemen o gerçeğin üstü balçıkla sıvanıyor. Soruşturma dosyaları kasıtlı olarak birbirine dahil ediliyor, kim kiminle nasıl bir ilişki içinde bir türlü ortaya konulamıyor. İşler kasıtlı olarak arap saçına çevriliyor. Günümüzde de bu gelenekten fazlasıyla yararlanılıyor. “Ergenokon” ve “Balyoz” davalarında birbirleriyle hiç ilişkisi olmayan kişi ve konular bir dosyada toplanıyor, milyonlarca sayfalık iddianameler, onbinlerce sayfalık gerekçeli kararlar yazılıyor. Sonuç hep aynı: Aydınlatılamayan cinayetler, tamamlanmamış soruşturmalar, bitirilememiş yargılamalar, davalardan el çektirilen yargıçlar ve savcılar… Bu sayede toplumda oluşturulan bilgi kirliliği… Bu kadar kirli bilgiyi hiçbir toplum hafızasında taşıyamaz. Taşıyamadığı için siler atar o bilgiyi hafızasından. Derler ki, Türk Toplumu balık hafızalıdır; doğrudur.  O kadar kirli bilgiyle yaşamaktansa, belki de balık hafızalı olarak yaşamak daha iyidir.

 “Cana kast” suçlarına verilen cezalarda sürekli indirime gidiliyor: Bu durumda insanın aklına hemen derin devlet geliyor. Profosyonel katillerle ve terör örgütleriyle taşeron ilişkilerin kurulması ve devletin güvenlik işlerini bu illegal, taşeron ilişkilerle sağlamaya kalkması, “Türk Devlet Geleneğinin” en büyük handikapı olarak karşımıza çıkıyor. Sadece Cumhuriyet döneminde değil, Cumhuriyet öncesinde de çok sık kullanılan bu yöntem, devlet içinde devletlerin, iktidar içinde iktidar gruplarının doğmasına yol açmıştır. “Düşmanımın düşmanı, dostumdur” şeklindeki düz mantık  anlayışıyla demokrasi değil, faşizm inşa edilir. Gün gelir, bugün düşmanınıza düşman olan dostlarınız, yarın yeni dostlarıyla size düşman olurlar. Ayrıca, hiçbir devlet vatandaşına sırf bana muhalif diye düşmanlık edemez, ona kin besleyemez, hele hele onu birilerinin sırtını sıvazlayarak ortadan kaldırmaya hiç tevessül edemez. Böyle şeylere kalkışmanın sonu devlette zafiyettir. Bu zafiyet, “kontrgerilla”, “derin devlet”, “paralel devlet”, “karanlık güçler” gibi isimlerle kamuoyuna şikayet edilmiş, güya bunların hepsi birer birer deşifre edilmişlerdir. Deşifre edildi denilen yapılanmaların sadece isimleri vardır. Ortada ne bir örgüt şeması vardır, ne de bir örgüt sorumlusu. Ne zaman bir siyasi cinayet işlense, “derin devlet”in işi denilir ve işin içinden sıyrılır. “Derin devlet” adı geçince  cinayet dosyaları adeta dokunulmazlık kazanıyor, üzerine “faili meçhul” yazılıyor arşive kaldırılıyor.

Bahriye Üçok cinayeti de  kendisinden önceki ve sonraki siyasi cinayetler ve suikastler gibi arşive kaldırıldı. Aslında arşive kaldırılan sıradan bir cinayet dosyası değildir; Türkiye’nin düşünce tarihi, derin devletin tozlu arşiv raflarına kaldırılmıştır.  Çoğunluk bunu görmüyor, görenlerin bir kısmı, bir avuç insan bir şeyler yapmak için çırpınıyor, geriye kalanlar, bu ve benzeri sahnelere şahit olanlar da, “ah vah” ederek olanı biteni izliyor.

Birileri süreki olarak, bıkmadan usanmadan Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dediği gibi, bu ülkenin “ışıklarıyla oynuyor.”

       “ışıklarla oynamayın / dedim ben size

yararı yok karanlıkta sürek avının

                                 dedim ben size

yanlış kalemlere kayar elleri yazıcıların

tutanaklar yanlış yazar

                                  dedim ben size”                             

“Bu ülkede bazı şeylerin değişiceğine inanmıyorum” demiştim. Sebebi işte  buydu: Işıklarla oynanıyor olmasıydı.

Yorumlar

Video Porno Incesti