banner
banner
banner
porno izle
GÜNDEM

Milli Eğitim Bakanlığı’nın KHK ile görevden aldığı edebiyatçı Murat Özyaşar ile yaptığımız söyleşiyi sizinle tekrar paylaşıyoruz.

İlk kitabı “Ayna Çarpması” Yunus Nadi Öykü Ödülü’nün ardından 2008 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne de değer görülen Murat Özyaşar ile ikinci kitabı Sarı Kahkaha üzerine Mahmut Yılmaz konuştu.

-“Kalan” adlı hikâyenizde “Kimsiz kaldım” diyor Dünya Ana. “-se” kayıp bir hece ve okuru anahtar deliğinden de olsa Dersim katliamına, kırıma, kırımın dildeki karşılığına götürüyor. Sümer mitolojisinden beri tapınılan Ay sonra Ana Fatma diye dua edilen Ay, Dünya, masallar ve anlatılmayan kuyuya dökülmüş acılar… “Kuyu dökülen sesleri” hikâyelerinize “iade” ediyor. Belki “iade” edilene sahip çıkma ama suskunluğu incitmeme tavrı “Kalan”ı kitabın sonuna sıraladı ve bir “Yumru” kaldı. Dünya “Kalan” ile dönüyor. “Kalan”ı yazmak Dil’e hiç de kolay olmasa gerek…

“Kalan” öyküsünü yazarken Dünya Ana’nın acısına sahip olma gibi bir derdim olmadı, asıl muradım onun acısına sahip çıkmaktı, bunu ne kadar becerebildim bilmiyorum elbette.

“Kalan” öyküsü Murathan Mungan’ın hazırladığı “Bir Dersim Hikâyesi” seçkisi için yazıldı. Kimi sözcüklerin acıtıcı çağrışımları var ne yazık ki, “Kalan” sözcüğü de bunlardan biri. Tuhaf biçimde farkına vardım ki “Kalan” Dersim’in bir diğer adı. Hatta, harika işlere de imza atan “Kalan Müzik” adını oradan alır. Ben de Kalan’la başlamak istedim hikâyeme; Dersim Felaketinin, Dersim Kırımının ardından kalan Dünya Ana ile.

Dersim Felaketinin yarattığı tahribat yetersiz de olsa çeşitli biçimlerde tartışılmıştı. Ancak bu tartışmalarda dilin uğradığı tahribata çok da yer verilmemişti. “Kalan” adlı öykünün kahramanı Dünya Ana, Çayan Demirel’in hazırladığı “1938 Dersim Katliamı” adlı belgeselde başına gelenleri, bu Katliamı veya Felaketi veya Kırımı önce Zazaca anlatmaya başlar, devamında Zazaca sözcüklerin arasına Türkçe sözcükler karışır, o böyle iki dilli konuşunca Zazacanın ve Türkçenin grameri birbirine bulaşır ve birbirini kırar. Anlatısının sonuna doğru ise  kırılmış Türkçeyle konuşur ve şöyle der: “Kimsiz kaldım. Kimsiz kaldım. Derdime yanak yok.”

Bana kalırsa Dünya Ana’nın böyle dilden dile geçişi (önce Zazaca, sonra Zazaca-Türkçe ve en sonunda sadece kırılmış bir Türkçeyle kurulmuş o cümle ile hikâyesini sonlandırması) aynı zamanda kırımın dilde yarattığı tahribatın hiyerarşisini de gösterir bize. Dünya Ana, “Kimsesiz kaldım,” dememiş, diyememiş. O “Kimsiz kaldım,” demiştir. Kayıp bir heceyle konuşmuştur. Aksanla değil, aksayan bir dille konuşmuştur. Türkçe kurulmuş bu cümle aynı zamanda Kırımın dildeki karşılığı, bu Felaketin gücünü de gösterir bize. Çünkü sadece canlar değil, dil de kırılmıştır bir kere.

Beni de ilgilendiren bu oldu, “Kimsiz kaldım,” cümlesindeki bu kayıp hece, düşen “se” hecesi, yok olan hece. “Kalan” adlı öykümü de bu kayıp hece üzerine kurmak istedim ve gidenin değil, kalanın hikâyesini yazmak istedim. Çünkü bu kayıp hecenin cümlemize ve cümlemize bir leke olduğunu düşünüyorum.

“Kalan” ve “Yumru” öykülerini birlikte düşündüğüm doğrudur. Kitabın sonunda ve peş peşe sıralanması da bu sebepledir. Çünkü “Yumru” öyküsü de benzer bir meseleyi, birbirini feci kırmış “iki dil” meselesi üzerinden anlamaya, anlatmaya çalışır.

Ve evet, “Kalan”ı ve “Yumru”yu  yazmak dil’e hiç de kolay olmadı, çünkü dilimden düşürmek istemediğim meselelerim bunlar.

-“Yan”da “Yenenin değil yenilenin hikâyesini anlatmalıyım onlara. Simurg’un değil; dönenin, kalanın, yorulup düşenin, o Kaf Dağı’na varmayanların hikâyesini,” deniyor. Bu alıntı hikâyeci olarak tavrınızı gösterir mi?

murat_ozyasarHikâyecinin bir tavrı olmalı, imzası da bu tavrın altını sıklıkla çizmeli. Dünyaya bakarken Simurg’u değil; döneni, kalanı, yorulup düşeni daha çok görüyor, başka başka anlamların ve sırrın orada gizlenmiş olduğunu seziyorum. Ve evet; hikâyecinin edebi bilgisi kadar şairin duyuş yeteneğine yakın bir sezgisi de olmalı. Edebi bilgi her zaman yol aldırır yazara, ama ve asıl daha önemlisi edebi sezgidir yazara yol açtıran.

-“Sakata gelmemek” için soralım. Hikâyelerinizde ve Sarı Kahkaha’da (Felç) artık pek pedagojik ve kibar bulunmayan tabirle sakatlar var. Yazdıktan sonra kahramanlarınızı düşündüğünüz oldu mu? Örneğin Ekber yerine balkona baktınız mı?

Aslında hikâyelerim hakkında konuşmak, onları açıklamaya, uzun uzun anlatmaya çalışmak zoruma gidiyor. Onları bi’ daha açıklamaya çalışmakta zorlanıyorum. Kendime dair vereceğim bu bilginin, eminim “Felç” hikâyesine hiçbir katkısı olmayacaktır. Ama söyleşi ve röportajlar biraz da bunun için var. Ve madem ifşa etmeye başladım, söyleyivereyim: “Felç” hikâyesini yazarken hayatımda ilk defa belim tutuldu, annemlere taşınmak zorunda kaldım, haftalarca yataklarda yattım, korseler taktım, iğneler yaptım. Ve tabii ki belimin tutulmasını “Felç” hikâyesine bağladım, tek müsebbibi oymuş gibi geldi bana.

Kahramanlarımı düşünmez olur muyum hiç, yıllar önce söylemiştim bir söyleşide, tekrar edeyim: “Bir şey ha aklınızdan geçmiş ha başınızdan, iki türlü halin de başımıza açacakları şeyler aynıdır. Çoktan ikna oldum ben buna. Nihayetinde, başımızdan geçenlerle aklımızdan geçenlerin buluştuğu yerde edebiyat çıkıyor ortaya.”

-“Babam; ayakkabımdaki taş ve ben topallaya topallaya…”  Kadim mesele “Baba”.  Cam ile taş, balkon ile düşme, özlem ile öfke gibi hikâyelerinizde baba ile oğul. “Babalar öyledir işte, ölünce herkesten çok ölür” Dostoyevski’ye hem itiraz hem de yakın bir cümle. Hikâyelerinizde “baba”lar itilaflı, özlenen ve öfke duyulan “baba”lar. Çarmıha gerilmişin “baba”sı, uzak ve yakındaki “baba”lar gibi. Ve “Yasak Bölge”de belki de bu yüzden hecelere ayırmışsınız. Trajik olanı parçalara ayırmak, hecelere, harflere ayırmak ve bazen de sözcükleri birbirine çatarak, yanaştırarak “yenilir yutulur” ve anlatılır hale getirme tavrı mı?

“Baba” meselesi edebiyatın en eski dertlerinden. Haliyle benim de meselelerimden biri oldu.

Edebiyatta herhalde en çok işlenen temalardan biri olmuştur “baba”.

“Yasak Bölge” öyküsünde şöyle bir cümle var: “Adı: Baba!.. Yahut çok çiğnenmiş bir patika.” Farkındalık iyidir her zaman. Dostoyevski, Kafka, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan ve daha birçok şair ve yazar bu meseleyle fazlasıyla ilgilendi. Benden önce kim hangi yolu hangi şekillerde yürümüş; bu, beni fazlasıyla ilgilendiriyor. Tam da bu sebeple kurmuştum bu cümleyi: “Adı: Baba!.. Yahut çok çiğnenmiş bir patika.”

 “Yenilir yutulur” gibi şeyler yazmak gibi bir derdim olmadı, aksine “yutkunduran” şeyler hep daha çok ilgimi çekti.

 

-Kürt coğrafyasının bir dövme gibi bedene ve ruha sirayet etmiş yaşanmışlıkları doğal olarak hikâyelerinize yansıyor. Doğa teşbihleri, kış, nehirler, kuyular, kurşun/kar, kar/kurşun, “Sözün tetiği”, “şehre karakış gibi bastıran devlet”, “hayatın provası sert, sanki kış ve devlet” vb. devlet tanımına dönüşüyor. Çocukluğunuzdan çok üşüten bir kış gibi devlet… Kışı neden devlete yakıştırıyorsunuz?

Bazı sözcükleri öğrenmenin yaşı vardır. Amma velâkin kimi yerlerde öğrenmenin yaşı daha erkene alınmıştır. Diyarbakır’da doğmuşsanız şayet, diğer yerlerdeki yaşıtlarınıza nazaran bazı sözcüklere erken kayıt yapmak, kimi sözcükleri erken sökmek ve bu sözcüklerle vaktinden evvel tanışmak zorundasınızdır. Her ne kadar sözcük diyorsam da siz bunu kimi zaman bir cümle, deyim, şarkı, durum veya olay olarak da okuyabilirsiniz. Niyetim bir yerde doğmuş ve orada büyümüşlere güzelleme yapmak değil, bundan bir mağduriyet çıkarmak hiç değil. Hiçbir hiyerarşi kurmadan ya da herhangi bir şeyi yüceltmeme adına söylüyorum bunu. Demek istediğim sadece şu: Bazı çocuklar daha erken atılırlar bazı sözcüklerin içine. Bazı çocukların ise vakti vardır daha.

Nedir peki bu sözcükler: serhildan, fail-i meçhul, bildiri, ajitasyon, zıvana, çarşaf, askıcı, tufacı, tevkif, refik, milis, provokasyon, azadî, gayr-ı meşru, berxwedan, şoreş…

Çocukluğum ve hayatımın büyük bir kısmı Diyarbakır’da geçti, orda doğup büyüdüm ve hâlâ orda yaşıyorum. Orada doğmuş her çocuk kadar ben de tuz ve buz oldum kıştan ve devletten, ne eksik ne de fazla!

Kış ve devlet: İkisi de fazlasıyla soğuk sözcükler, hem soğuk da yakar insanı, belki de serinlemek için bu iki sözcüğü yan yana getirdim. Bilmiyorum.

-Gidilecek yere, evleri/2+1hasarları, kazın masalını, çocukluklarımızı, büyümelerimizi, sevmelerimizi, konuşmalarımızı, kara kışı, devleti, balkonları, Hz. Ali gelse değişmeyecek raconları, gidenleri, gelmeyenleri, yalnızlıkları, hayatın kıyısına götürürken kâğıtları üst üste koyuyorsunuz. Gidilecek yer/yazmak “kendinizle ittifakınız” mı?

Yazmaktan başka gidecek yerim yok. Üstelik bu gittiğim bu yol, ittifaktan ziyade çatışma doğuran bir yer.

-İçine doğduğunuz kültür ve kültürün öğeleri metaforlar, simgeler, izler olarak karşımıza çıkıyor çoğunlukla. Acı nakletmeyen ve acı yaratmayan bir dil, anlatı kuruyorsunuz. Acıyı sözcüklere, hecelere, sembollere üleştiriyorsunuz yaşananları unutmadan. Kahramanlarınızı bir trap gibi havaya fırlatıp sağdan soldan ateş/atış alanına sokuyorsunuz. Ateş etmesini istedikleriniz de yine kendileri… Bunu kültürün ve coğrafyanın edebiyatçıya kurduğu tuzakları aşmanın bir yöntemi olarak mı görüyorsunuz?

“Acı nakletmeyen ve acı yaratmayan bir dil, anlatı kuruyorsunuz.” Bu çıkarsamanız için teşekkür ediyorum, dilerim okur katında da metinlerim böyle anlaşılır. Acıyla tahrik olan yazarların metinlerinden midem bulanıyor çünkü, hele toplumsal meselelerin acılarıyla….

Siyasal olanı, toplumsal meseleleri konu edinirken  “insan”ı asla unutmamam gerektiğini hep hatırlarım. Çünkü edebiyatın gereğidir bu, buna ant içmelidir edebiyatçı. Öbür türlüsü slogandan öteye geçmez, bilgi, belge olmanın dışında hiçbir hükmü yoktur yazılanın. Çünkü bin yıllardır tekrarlanır; edebiyatçının işi “güzel” olanladır, “doğru” olan ile değil.

– “Geçmiş yani günbegün devam eden bugün.” Hikâyelerinizle “geçmiş” ya da yazarlık diliniz/öykü zihniniz arasındaki geçirgenlikten yola çıkarsak Murat Özyaşar biraz da kendini yazdı mı?

İnsan ya kendini yazar ya da kendine yazar.

-“Tenha” sevdiğiniz bir sözcük mü? Hikâyelerinizden öyle bir izlenim edindim.

Kimi sözcüklerin meftunuyum ben, tenha da onlardan biri.

Tenha; bir gülün dünyada durduğu yerdi, gül de çoktan terk etti orayı, bana da orada kalmak nasip olmadı.

Murat Özyaşar Kimdir?

Murat Özyaşar, Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden  mezun oldu.

Öğrencileriyle birlikte Havva’ya Mektuplar: Vüs’at O. Bener’in Anısına (Norgunk Yayınları, 2005) ve İçkale Çocukları (2005) adlı kitapları hazırladı ve Hişt Hişt adlı dergiyi çıkardı (2007-2010).

Öykü, yazı ve söyleşileri Varlık, Kitap-lık, Roman Kahramanları, Altyazı, AdamÖykü, İmgeÖyküler, Notos, İzafi, KülÖykü, Milliyet Sanat, Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet ve Zaman gibi gazete ve dergilerde yayımlandı.

İlk kitabı Ayna Çarpması (Doğan Kitap, 2008) ile 2008 Haldun Taner Öykü Ödülü ve 2009 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü aldı. Bu kitap Bîr adıyla Kürtçe’ye çevrildi ve 2011 yılında Doğan Kitap tarafından yayımlandı.

Yorumlar

Video Porno Incesti