banner
banner
banner
porno izle
analiz

İşte düşünmek için bir önerme. Ya her baskın üretim biçimi, kendi belirli siyasal yapılanması ile birlikte, kendi karşıtlık tarzını kendisinin bir ayna imgesi olarak yaratmaktaysa? Üretim sürecinin Fordist örgütlenme dönemi boyunca, ayna imge büyük merkezi sendikalar ve demokratik merkeziyetçi politik partilerdi.Neoliberal zamanlar boyunca üretim sürecinin yeniden örgütlenmesi ve esnek birikime dönüşmesi, birçok şekilde, aynı zamanda kendisinin de aynası olan bir Sol üretti: ağ oluşturan, merkezsizleşmiş, hiyerarşik olmayan

Neoliberalizmin aslında ne olduğu ve kavramın neden sorun olduğu hakkında
David Harvey ile röportaj

On bir yıl önce, David Harvey, şimdi konusunda en çok atıf yapılan kitaplardan biri olanNeoliberalizmin Kısa Tarihi’ni[1] yayımladı. O yıllardan bugüne yeni ekonomik ve finansal krizler ve aynı zamanda günümüz toplumuna dair eleştirilerinde sıklıkla neoliberalizmi hedef alan yeni direniş dalgaları görüldü.

Cornel West, Black Lives Matter [Siyahların Hayatı Değerlidir] hareketinden, “neoliberal iktidara dair bir suçlama” olarak bahsetmektedir. Merhum Hugo Chavez neoliberalizmi “cehenneme giden yol” olarak adlandırıyordu. İşçi liderleri giderek artan bir şekilde bu terimi, işyeri mücadelelerinin meydana geldiği daha büyük bir ortamı tanımlamak için kullanıyorlar. Ana akım medya da bu terimi, neoliberalizmin gerçekten var olmadığını sırf savunmak için seçti.

Fakat biz neoliberalizmden bahsettiğimizde, tam olarak neden bahsediyoruz? O, sosyalistler için kullanışlı bir hedef midir? Ve yirminci yüzyılın sonlarındaki ortaya çıkışından bu yana nasıl değişti?

Aarhus Üniversitesi’nde Felsefe ve Fikirler Tarihi Bölümü’nde doktora yapan Bjarke Skærlund Risager, David Harvey ile neoliberalizmin siyasal doğasını, direniş biçimlerini nasıl dönüştürdüğünü ve neden Sol’un kapitalizmin sonu hakkında ciddi olmaya hâlâ gereksinim duyduğunu tartışmak için oturdu.

Neoliberalizm bugün yaygın olarak kullanılan bir terim. Ancak, insanların onu kullandıklarında neden bahsettikleri çoğunlukla belirsizdir. En sistematik kullanımında, terim bir teoriye, bir fikir dizisine, bir siyasal stratejiye ya da tarihsel bir döneme gönderme yapabiliyor. Neoliberalizmi nasıl anladığınızı açıklayarak başlayabilir misiniz?

Ben neoliberalizmi daima, kendilerini 1960’ların sonundan 1970’lere kadar hem siyasal hem de ekonomik olarak tehdit altında hisseden şirketleşmiş kapitalist sınıf tarafından yürütülen siyasal bir proje olarak ele aldım. Onlar umutsuzca işçi sınıfının gücünü frenleyecek bir politik projeyi başlatmak istediler.

Birçok bakımdan proje, karşı-devrimci bir projeydi. Projenin amacı, o zamanlar gelişmekte olan dünyanın -Mozambik, Angola, Çin vb.- birçok yerindeki devrimci hareketleri, fakat aynı zamanda İtalya ve Fransa gibi ülkelerdeki komünist etkilerin yükselen eğilimini ve daha az bir dereceyle İspanya’daki uyanış tehlikesini daha doğmadan önlemekti.

ABD’de dahi, sendikalar niyet olarak açıkça radikal olan bir Demokratik Kongre kurmuşlardı. 1970’lerin başlarında, diğer toplumsal hareketlerle birlikte, çok sayıda reformu ve şirket karşıtı olan reformist eğilimleri dayattılar: Çevre Koruma Ajansı, İş Güvenliği ve Sağlık İdaresi, tüketici hakları ve işçi sınıfını daha önce güçlendirdiğinden çok daha fazla güçlendirme çerçevesindeki tüm diğer şeyler dizisi.

Şöyle ki bu durumda, şirketleşmiş kapitalist sınıfın iktidarına karşı etkin bir küresel tehdit vardı ve bu yüzden soru “Ne yapmalı?” idi. Egemen sınıf her şeyi bilen değildi ama mücadele etmeleri gereken birkaç cephe olduğunu fark ettiler: ideolojik cephe, siyasal cephe ve her şeyden önce ne olursa olsun işçi sınıfının gücünü frenlemek için mücadele etmeliydiler. Bu nedenle benim neoliberalizm dediğim siyasal proje ortaya çıktı.

İdeolojik ile siyasal cepheden ve işçi sınıfına saldırılardan biraz daha konuşabilir misiniz?

İdeolojik cephe, Lewis Powell isimli bir adamın tavsiyelerini takip edegelmiştir. O, her şeyin aşırıya kaçtığını, sermayenin kolektif bir projeye gereksinim duyduğunu söyleyen bir bildiri yazdı. Bildiri, Ticaret Odası’nın ve İşletme Yuvarlak Masası’nın [Business Roundtable] harekete geçmesine yardımcı oldu.

Fikirler aynı zamanda ideolojik cephe için de önemliydi. O zamanın yargısı şuydu ki, üniversiteleri örgütlemek imkânsızdı zira öğrenci hareketi çok güçlüydü ve fakülteler çok özgür düşünceliydi, bu yüzden onlar Manhattan Enstitüsü, Heritage Vakfı, Ohlin Vakfı gibi düşünce kuruluşları kurdular. Bu düşünce kuruluşları, Freidrich Hayek ve Milton Friedman ile arz yanlı iktisadın fikirlerini ortaya koydu.

Bu düşünce kuruluşlarına sahip olmaktaki fikir ciddi araştırmalar yapmaktı ve bazıları yaptı da. Örneğin, Ulusal Ekonomik Araştırmalar Bürosu son derece iyi ve kapsamlı araştırma yapan, özel olarak fonlanan bir kuruluştu. Bu araştırmalar daha sonra bağımsız olarak yayınlanacak, basını etkileyecek ve ufak ufak üniversiteleri kuşatıp, üniversitelere sızacaktı.

Bu süreç uzun bir zaman aldı. Sanırım öyle bir noktaya ulaştık ki, Heritage Vakfı gibi bir şeye daha fazla gereksinim duymazsınız. Üniversiteler, onları çevreleyen neoliberal projeler tarafından hemen hemen devralınmıştır.

İşçi sınıfına gelince, mesele yerli işçi sınıfı ile küresel işçi sınıfını rekabetçi hale getirmekti. Tek yol göçmenliği kabullenmekti. Örneğin 1960’larda, Almanlar Türkiyeli, Fransızlar Mağripli, İngilizler sömürgeli işçileri getirtiyordu. Fakat bu, epey tatminsizlik ve huzursuzluk yarattı.

Bunun yerine onlar başka bir yol seçti: sermayeyi düşük ücretli işgücünün olduğu yere götürmek. Fakat küreselleşmenin işlemesi için gümrük vergilerinin düşürülmesi ve finans sermayesinin güçlendirilmesi gerekiyordu, zira finans sermayesi, sermayenin en hareketli biçimidir. Yani finans sermayesi ve yüzen para sistemleri gibi şeyler işçi sınıfının frenlenmesi için kritik hale geldi.

Aynı zamanda özelleştirme ve devlet denetiminin ortadan kaldırılması gibi ideolojik projeler işsizlik yarattı. Yani, yurt içinde işsizlik ile işlerin dışarıya götürülerek maliyetlerin düşürülmesi ve üçüncü bir bileşen: teknolojik değişim, otomasyon ve robotlaştırma aracılığıyla endüstrisizleştirme. Bu, işçi sınıfını ezme stratejisiydi.

Bu, ideolojik bir saldırı olduğu kadar ekonomik bir saldırıydı da. Bence bu tam da neoliberalizmin ne olduğuyla ilgili: O, bu siyasal projedir ve burjuvazinin ya da şirketleşmiş kapitalist sınıfın bunu yavaş yavaş harekete geçirdiğini düşünüyorum.

Ben onların Hayek’i ya da herhangi bir şeyi okuyarak başladıklarını düşünmüyorum. Bence onlar sadece sezgisel bir şekilde “İşçi sınıfını ezmeliyiz, bunu nasıl yaparız?” dediler. Ve onlar orada bunu destekleyecek meşrulaştırıcı bir teori olduğunu keşfettiler.

2005 yılında Neoliberalizmin Kısa Tarihi’nin yayınlanmasından bu yana, bu kavram için çok fazla mürekkep harcandı. İki ana kamp olduğu görülüyor: neoliberalizmin entelektüel tarihi ile ilgilenen bilim insanları ile “fiilen var olan neoliberalizm” yüzünden konum almakla ilgilenen halk. Siz nereye giriyorsunuz?

Sosyal bilimlerde, şahsen direndiğim, bir şeyin tek kurşun teorisini arama eğilimi var. Bu yüzden, neoliberalizmin bir ideoloji olduğunu ve bu nedenle onun idealist bir tarihini yazacaklarını söyleyen kalabalık bir kanat var.

Bunun bir versiyonu, neoliberalleşme eğilimlerini halihâzırda on sekizinci yüzyılda bulunuyor görenFoucault’nun yönetimsellik tartışmasıdır. Fakat neoliberalizmi bir fikir ya da bir dizi sınırlı yönetimsellik pratiği olarak işlerseniz, yığınla öncü bulursunuz.

Burada eksik olan şey, kapitalist sınıfın 1970’ler boyunca ve 1980’lerin başlarındaki çabalarını düzenleme tarzıdır. Sanırım şunu söylemek adil olacaktır, -her halükarda İngilizce konuşulan dünyada- şirketleşmiş kapitalist sınıf oldukça bütünleşmiştir.

Onları gerçekten temsil edecek siyasal bir iktidara ihtiyaç gibi birçok şey üzerinde anlaştılar. Yani Cumhuriyetçi Parti’nin ele geçirilmesini ve bir dereceye kadar, Demokrat Parti’nin altını oyulması girişimini sağladılar.

1970’lerden bu yana, ABD Yüce Mahkemesi’nin şirketleşmiş kapitalist sınıfın seçimleri satın almasını onaylayan kararlar alması, geçmişte olduğundan daha kolaydır.

Örneğin, kampanyalara katkıların ifade özgürlüğü biçiminde ele alındığı kampanya finansmanı reformlarını görüyorsunuz. ABD’de şirketleşmiş kapitalistlerin seçimleri satın almasına dair uzun bir gelenek vardır, lakin şimdi yolsuzluk olarak masa altı yapılmasına nazaran yasallaşmıştır.

Genel olarak bu dönemin, ideolojik ve politik birçok cephe boyunca geniş bir hareket tarafından tanımlandığını düşünüyorum. Ve bu geniş hareketi açıklayabilmenin tek yolu, şirketleşmiş kapitalist sınıf içindeki nispeten üst düzey dayanışmanın tanınmasıdır. Sermaye kendi iktidarını, 1960’ların ve 1970’lerin sonundan itibaren ciddi şekilde aşınmış ekonomik zenginliğini ve nüfuzunu korumak için umutsuz bir çaba içinde yeniden örgütledi.

2007 yılından bu yana sayısız kriz meydana geldi. Tarih ve neoliberalizm kavramı bize onları anlamakta nasıl yardımcı olur?

1945 ve 1973 arasında çok az sayıda kriz oldu; bazı ciddi anlar vardı ama büyük krizler hiç olmadı. Neoliberal siyasete geçiş 1970’lerdeki krizin ortasında meydana geldi ve o tarihten beri bütün sistem bir dizi kriz geçirmektedir. Ve tabii ki krizler gelecek krizlerin koşullarını üretirler.

1982-85 yılları arasında, Meksika, Brezilya, Ekvator, Polonya da dahil olmak üzere temel olarak gelişmekte olan tüm ülkelerde bir borç krizi vardı. 1987-88 yılında ABD tasarruf ve kredi kurumlarında büyük bir kriz vardı. İsveç’te 1990’da yaygın bir kriz vardı ve tüm bankaların kamulaştırılması gerekti.

Sonra tabii 1997-98’de Endonezya ve Güney Doğu Asya var, ardından krizler Rusya’ya, ardından Brezilya’ya hareket etti ve 2001-2’de Arjantin’i vurdu.

Ve 2001’de ABD’de, onların parayı borsa dışından elde edip, konut piyasasına akıtmaları sorunları oldu. 2007-8 yılında ABD konut piyasası içeri doğru patladı, bu nedenle burada bir kriz oluştu.

Dünya haritasına bakabilir ve etrafta dolanan kriz eğilimlerini izleyebilirsiniz. Neoliberalizm hakkında düşünmek bu eğilimleri anlamak için faydalıdır.

Büyük neoliberalleştirme hamlelerinden biri, Keynesçi bakış açılarını koruyan ekonomik danışmanların topyekûn temizliği olarak bilinen, 1982 yılında Dünya Bankası’ndan ve IMF’den bütün Keynesçilerin kapı dışarı edilmesidir.

Onlar neoklasik arz yanlısı teorisyenlerle değiştirildiler ve IMF’nin kriz olan herhangi bir yerde bundan sonra yapısal düzenleme politikasını takip etmesine karar vermeleri yeni gelenlerin yaptıkları ilk şey oldu.

1982 yılında, beklenildiği gibi, Meksika’da bir borç krizi oldu. IMF “Sizi kurtaracağız” dedi. Aslında yaptıkları şey, New York yatırım bankalarını kurtarmak ve kemer sıkma politikalarını uygulamak oldu.

Meksika nüfusu IMF’nin yapısal düzenleme politikalarının bir sonucu olarak 1982’den sonraki 4 yılda yaşam standardının yaklaşık yüzde yirmi beşini kaybetmek gibi bir şeye katlandı.

O zamandan bu yana Meksika’da yaklaşık dört yapısal düzenleme olmuştur. Diğer pek çok ülkede de birden fazla oldu. Bu standart bir uygulama haline geldi.

Şimdi Yunanistan’a ne yapıyorlar? Neredeyse 1982’de Meksika’da yaptıklarının bir kopyası, sadece daha anlayışlısı. 2007-8’de ABD’de meydana gelen de budur. Bankaları boşalttılar ve kemer sıkma politikaları aracılığıyla insanların bedel ödemesini sağladılar.

Son krizler ve onların egemen sınıflar tarafından yönetilmesinde kendi neoliberalizm teorinizi yeniden düşünmeye sevk ettiren herhangi bir şey var mı?

Pekâlâ, kapitalist sınıf dayanışmasının eskiden olduğu şey olduğunu sanmıyorum. Jeopolitik olarak, ABD 1970’lerde olduğu gibi küresel olarak kontrolü elinde tutacak konumda değil.

Devlet sistemi içerisindeki küresel iktidar yapılarının bölgeselleştiğini gördüğümüzü düşünüyorum: Avrupa’da Almanya, Latin Amerika’da Brezilya, Doğu Asya’da Çin gibi bölgesel hegemonyalar.

Açıkçası, ABD hâlâ küresel bir konuma sahip, ama zaman değişti. Obama G20’ye gidip, “Biz bunu yapmalıyız” diyebilir ve Angela Merkel de “Yapmıyoruz” diyebilir. Bu 1970’lerde olmazdı.

Yani jeopolitik durum daha fazla bölgesel hale geldi, artık daha fazla özerklik var. Ben bunun kısmen Soğuk Savaş’ın sona ermesinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Almanya gibi ülkeler artık koruma için ABD’ye dayanmıyor.

Dahası, Bill Gates, Amazon ve Silikon Vadisi’nin “yeni kapitalist sınıfı” adı verilenler, geleneksel petrol ve enerji politikalarından daha farklı politikalara sahip.

Sonuç olarak, onlar kendi özel yollarından gitme eğilimindeler, bu yüzden enerji ile finans, enerji ile Silikon Vadisi vb. arasında fazla sayıda parçalı rekabet var. Örneğin iklim değişikliği gibi şeylerde aşikâr olan ciddi ayrışmalar var.

Kritik olduğunu düşündüğüm diğer şey, 1970’lerin neoliberal saldırısının güçlü bir direnişle karşılaşmaksızın geçmediği. İşçi sınıfından, Avrupa’daki komünist partilerden vs. gelen kitlesel bir direniş vardı.

Ancak 1980’lerin sonundan itibaren savaşın kaybedildiğini söyleyebilirim. Yani direniş kaybolduğu ölçüde, işçi sınıfı daha önce sahip olduğu güce sahip olmaktan ve egemen sınıflar arasındaki dayanışma onu işe koşmak için gerekli olmaktan çıktı.

Bir araya gelmek ve aşağıdan mücadeleye dair bir şeyler yapmak zorunda değiller zira artık herhangi bir tehdit yok. Egemen sınıf son derece iyi beceriyor, yani gerçekten hiçbir şeyi değiştirmek zorunda değiller.

Yine de kapitalist sınıf çok iyi beceriyorsa, kapitalizm bilakis kötü gidiyor demektir. Kâr oranları iyileştiama yeniden yatırım oranları son derece düşük, bu nedenle büyük miktarda para üretime geri dönmüyor ve bunun yerine toprak temellükü ile varlık tedarikine akıyor.

Direniş hakkında daha fazla konuşalım. Çalışmanızda, en azından Küresel Kuzeyde neoliberal saldırının, bireysel özgürlüklere yönelen “yeni toplumsal hareketler” lehine sınıf mücadelesindeki bir düşüşle paralel gitmesine dair aşikar bir paradoksa dikkat çekiyorsunuz.

Neoliberalizmin direnişin belirli biçimlerinin yükselişine neden olmasını nasıl düşündüğünüzü açabilir misiniz?

İşte düşünmek için bir önerme. Ya her baskın üretim biçimi, kendi belirli siyasal yapılanması ile birlikte, kendi karşıtlık tarzını kendisinin bir ayna imgesi olarak yaratmaktaysa?

Üretim sürecinin Fordist örgütlenme dönemi boyunca, ayna imge büyük merkezi sendikalar ve demokratik merkeziyetçi politik partilerdi.

Neoliberal zamanlar boyunca üretim sürecinin yeniden örgütlenmesi ve esnek birikime dönüşmesi, birçok şekilde, aynı zamanda kendisinin de aynası olan bir Sol üretti: ağ oluşturan, merkezsizleşmiş, hiyerarşik olmayan. Bunun son derece ilginç olduğunu düşünüyorum.

Ve bir dereceye kadar ayna imge, yok etmeye çalıştığını olumluyor. Nihayetinde, sendikal hareketin Fordizmi aslında alttan alta kuvvetlendirdiğini düşünüyorum.

Şu anda oldukça otonom ve anarşik olan Sol’un büyük çoğunluğu aslında neoliberalizmin son evresini güçlendiriyor. Soldaki bir sürü insan bunu duymaktan hoşlanmıyor.

Ama elbette şu soru ortaya çıkıyor: Örgütlenmek için ayna imge olmayan bir yol var mı? Bizler, bu aynayı paramparça edip neoliberalizmin ellerine oynamayan başka bir şey bulabilir miyiz?

Neoliberalizme direniş bir dizi farklı yolla meydana gelebilir. Çalışmamda değerin aynı zamanda bir gerilim noktası olduğu hususuna vurgu yapıyorum.

Değer, emek sürecinde üretilmektedir ve bu, sınıf mücadelesinin çok mühim bir yönüdür. Ancak değer satış aracılığıyla piyasada gerçekleşir ve buna dair birçok politika vardır.

Sermaye birikimine karşı birçok direniş, sadece üretim noktasında değil fakat aynı zamanda tüketim ve değerin gerçekleştirilmesi noktasında da meydana gelir.

Bir otomotiv tesisini ele alın: büyük tesisler yaklaşık yirmi beş bin insanı işe almak zorundaydı. Şimdiyse beş bin insanı alıyorlar zira teknoloji işçilere duyulan ihtiyacı azalttı. Yani giderek daha fazla emekçi üretim alanından çıkartılıyor ve giderek daha fazla kent hayatına itiliyor.

Kapitalist devinimin içerdiği hoşnutsuzluğun ana merkezi giderek değerin gerçekleştirilmesine, yanikentteki gündelik yaşam politikası üzerine mücadelelere kayıyor.

İşçiler açıkça önemli ve işçiler arasında önemli olan çok sayıda mesele var. Eğer Çin’de Shenzen’deysek emek süreci üzerindeki mücadeleler baskındır. Ve örneğin ABD’de, Verizon grevinidesteklemeliyiz.

Fakat dünyanın birçok yerinde, gündelik yaşamın niteliği üzerine mücadeleler baskındır. Son on-on beş yılda gerçekleşen büyük mücadelelere bakın: İstanbul Gezi Parkı gibi bir şey bir işçi mücadelesi değildi, gündelik yaşamın politikasıyla, demokrasi ve karar verme süreçlerine dair eksiklik ile ilgili bir hoşnutsuzluktu; 2013’te Brezilya kentlerindeki ayaklanmalarda yine gündelik yaşam politikasına dair bir hoşnutsuzluk vardı: okul, hastane ve uygun fiyatlı konutlar inşa etmeye para harcanmazken bütün para ulaşım, imkânlar ve büyük stadyumlara harcanıyordu. Londra’da, Paris’te ve Stockholm’de gördüğümüz ayaklanmalar emek süreçleriyle ilgili değildi, gündelik yaşam politikası ile ilgiliydi.

Bu politika, elbette üretim noktasında var olan politikadan farklıdır. Üretim noktasında, politika sermaye ile emek çatışmasıdır. Kentsel yaşamın niteliği üzerindeki mücadeleler sınıf bileşimi anlamında daha az nettir.

Genellikle üretim anlayışının dışından gelen temiz sınıf politikası daha gerçekçi hale geldikçe teorik olarak bulanıklaşır. Bu bir sınıf meselesidir fakat, klasik anlamda bir sınıf meselesi değildir.

Neoliberalizm hakkında çok fazla konuşurken kapitalizm hakkında pek az konuştuğumuzu düşünüyor musunuz? Ne zaman birini ya da diğerini kullanmak uygundur ve bunları karıştırmanın içerdiği riskler nelerdir?

Çoğu liberal diyor ki, neoliberalizm gelir eşitsizliği bakımından fazla ileri gitmiştir, özelleştirme fazla ileri gitmiştir, çevre gibi, ilgilenmek zorunda olduğumuz birçok ortak değer vardır.

Kapitalizmden bahsetmenin de çeşitli yolları vardır, tıpkı aşırı derece sermayeleşmiş ve sömürücü olmaya varan paylaşım ekonomisi gibi.

Çalmak yerine basitçe makul derecede dürüst olmak hakkında olmaya varan etik kapitalizm var. Yani insanların zihninde neoliberal düzenin, bir başka kapitalizm biçimine bir çeşit reformuna dair bir ihtimal var.

Sanırım şu anda mevcut olandan daha iyi bir kapitalizm yapmanız mümkündür. Ama fazlası değil.

Gerçekte temel sorunlar, çok güçlü bir kapitalizm karşıtı hareket olmaksızın herhangi bir yere gitmemizin hiçbir yolunun olmadığı şu an çok derindir. Yani şeyleri neoliberalizm karşıtı terimlerle kavramaktansa, kapitalizm karşıtı terimlerle kavramayı isteyeceğim.

Ve neoliberalizm karşıtlığı hakkında konuşan insanları dinlediğimde, tehlikenin, kapitalizmin kendisinin, hangi biçimde olursa olsun, bir sorun olduğuna dair bir algının yokluğu olduğunu düşünüyorum.

Çoğu neoliberalizm karşıtı ekolojik, politik ve ekonomik makro sorunlar gibi sonsuz bileşik büyümenin sorunlarıyla uğraşarak hata ediyor. Bu nedenle neoliberalizm karşıtlığındansa kapitalizm karşıtlığından söz etmeyi tercih ederim.

 [jacobinmag.com’deki 23 Temmuz 2016 tarihli İngilizce orijinalinden Oğuz Karayemiş tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir.]

[1] Neoliberalizmin Kısa Tarihi, David Harvey, Çev. Aylin Onacak, Sel Yayınları, 2015.

Yorumlar

Video Porno Incesti