porno izle
DÜNYA

Wall Street Journal’de (2014.11.17) yer alan “Küba Üzerine Bilinmesi Gereken Beş Husus”

başlıklı makale Obama liderliğinde Amerikan emperyalizminin adayı yeniden işgalinde

gerekli argümanlar sıralanmıştı.

Bunlardan ilki, Küba’nın IMF ve Dünya Bankası ile çalışmayı reddetmesiydi. Makaleye göre

kıtadaki bütün ülkeler serbest piyasa ekonomisini benimsemişken, Castro diktatörlüğündeki

Küba bu sürecin dışında kalmakta ısrar etmektedir.

İkinci başlıkta Rusya ve Venezuela gibi Küba’nın arkasında duran “iki büyük patron”

ülkenin petrol krizi ve ambargolar vs. dolayımıyla kriz içerisinde oldukları, Küba’ya

daha fazla destek sunamayacaklarının ifade edilmekteydi. Buna ek olarak Küba ile

ticaret yürüten Avrupa ülkelerinin son yıllarda yaşadıkları resesyona yapılan vurgu, bu

noktada ABD’nin “fırsatçılığı” üzerine fikir vermektedir.

Küba’nın Çin, Rusya ve Venezuela gibi ülkelere olan “devasa borçları” nedeniyle

ekonominin kritik bir noktada bulunması yine gözönünde bulundurulması gereken bir

noktaydı. Gerçi bu ülkeler Küba’nın borçlarının önemli bir kısmını sildiklerini

açıklamışlardı. Ancak geride hayli yekün kaldığı bir başka gerçek.

Sorunlardan birini zaten bu borçlanma mecburiyetine götüren yetmezlikler

oluşturmaktadır.

İlgili makalede Küba yönetiminin içinde bulunulan ekonomik sıkışıklığı farkettiğini bu

nedenle vatandaşlarının mobil telefon, özel gayrımenkul edinme ve sınırlı ticari

işletmeler açmaları için bir revizyon programını onaylamış olduğuna değinilmekteydi.

Makalenin verdiği bir başka bilgiyse US. Commerce Departmant verilerine göre

Küba’nın ABD’den çoğunluğu gıda maddeleri olmak üzere, yaklaşık 400 milyon

dolarlık ithalat yaparken ABD’nin karşılık olarak bir ithalat kaleminin olmmamasıydı.

Dolayısıyla Wall Street Journal’in deyimiyle “ekonomik çöküntü” içerisinde bulunan

Küba’nın IMF ve DB ile ilişkilenmesinin sağlanması ve bu kurumların yeniden

yapılandırma doğrultusundaki önerme ve programlarının benimsenmesi gerektiği ifade

ediliyordu.

Bu önermeler bağlamında Küba ekonomisi ve siyasal sistemi “geçiş dönemi”

başlığıyla tarif edilmektedir.

Meselenin bir başka tarafına gelecek olursak, ABD ve Küba diplomatik ilişkileri sözkonusu

olduğunda yıllar boyunca süren gizli görüşmelerden söz etmek gerekir. Tabi bu ilişki

arayışları, ABD tarafının açık gizli servisleriyle onlarca, yüzlerce kez bıkmadan yinelediği

“örtülü operasyonlar” gerçeğine paralel ilerletildi.

Bu diplomatik siyasi çabalardan birisi sadece yakın döneme bakmak kaydıyla, Bill Clinton

döneminde uyuşturucuyla mücadele, suçluların iadesi, doğal afetlerle ilgili yardım faaliyetleri

kapsamında başlıkların tartışılmasında somutlanmıştı.

Ancak Küba’ya uygulanan ambargo hiç bir zaman gündeme getirilmedi.

Ancak Latin Amerika’nın Venezuela, Bolivya, Nikaragua ve Ekvator gibi solcu yönetimleri

Küba’ya uygulanan Amerikan ambargosunun kaldırılması gerektiğini son yıllarda defeaten

vurguladılar. Bunlara zaman zaman Brezilya veya değişik zamanlarda sol tandanslı

hükümetlerin kurulduğu ülkeler dahil oldular.

Ancak istikrarlı ve kalıcı bir baskı gücü oluşturulması mümkün olmadı.

Bu konuların haricinde bilindiği üzere, ABD’nin Latin Amerika’daki sicili ve güncel

görüntüsü hiç bir zaman pek iç açıcı olmadı. Buna mukabil Küba sadece Latin Amerika’da

değil dünyanın her herinde müthiş bir saygınlığa sahip oldu. ABD’nin makyaj tazelemesi

açısından en uygun partner olarak Küba’nın bu yönünü değerlendirmek istememesi akla ziyan

bir durum olurdu.

Ancak asıl neden salt bu değil.

Daha iki yıl önce ABD itibarı yerlerde sürünerek terkettiği Orta Doğu bölgesine IŞID karşıtı

“terörle mücadele” çerçevesinde bu kez “geciktiği” için eleştiri alkışları arasında dönmüştü.

Küba ile tesis edilen ve ilerletilmek istenen ilişkiler bu ada ülkesi vasıtasıyla ABD’nin Çin ve

Rusya ve AB ülkelerinin rekabet tehditleri altında Latin Amerika’da bölge egemenliğinin

yeniden inşa edilmesi çabasının bir sonucudur.

ABD şimdilerde daha yakın zamana kadar yürüttüğü “örtülü operasyonlar” yerine çok daha

rafine “yumuşak güç” kullanımıyla Küba’yı işgal etme amacına yöneldi.

Bu ilişkilerin ilerletilmesi halinde Küba’nın the Organization of American States (OAS)

vasıtasıyla sisteme yeniden entegre olması ve anti-Amerikan retoriği terketmesi bir ara-hedef

olarak durmaktadır. Aynı zamanda Amerikan serbest ticaret sözleşmelerinin önünde engel

görülen Küba ve Venezuela’nın oluşturdukları Bolivarian Alliance for the Peoples of Our

America (ALBA)’nın boşa çıkartılması, muhalif bir odağın ortadan kaldırılması

amaçlanmaktadır.

Hatırlatma babından Kolombiya’daki barış sürecinin yine Venezuela’yı “istikrarsızlaştırma”

ve Küba’nın “moderatör” ülke olması üzerinden yürütüldüğünü ekleyelim.

Kısacası dünyanın başka bölgelerinde olduğu gibi Latin Amerika’da hiç bir taş yerinden

sebepsiz kıpırdamıyor.

Küba’nın yaşadığı ekonomik güçlüklere dönecek olursak, Küba devriminin ardından ABD

tarafından uygulanmaya başlanan ambargo uzun yıllar SSCB ile yapılan şeker kamışı ve

petrol ticareti üzerinden dengelenmeye çalışıldı. Bu ilişki Küba’yı ayakta tutan en önemli

ekonomik faktör oldu. Aynı zamanda ABD ve SSCB arasında imzalanan anlaşmalarla

ABD’nin bu ada ülkesine doğrudan işgal girişiminde bulunmaması garantisi alındı. SSCB

sonrasında bu boşluk Venezuela’nın Chavezci halkçı iktidarı tarafından dolduruldu.

Başkan Obama yönetiminde (“akıllı güç” veya “yumuşak güç” olarak tarif edilen) Küba’nın

“izole edilmesi yerine işbirliği” yapılmasını içeren açıklama 2014 yılında yapıldığında 1961

Domuzlar Körfezi çıkartmasından sonra diplomatik ilişkiler yeniden başlatılmış oluyordu.

Halklar arası ilişkinin geliştirilmesi, karşılıklı ticaretin artışı, Kübalı yerli özel sektör

kuruluşlarının desteklenmesi, Küba’daki sivil toplum örgütlerinin desteklenmesi ve

güçlenmeleri için çaba serfedilmesi, özgür haber akışının sağlanması gibi konularda

sağlanacak ilerlemelerin Küba’nın “uluslararası sisteme entegre olmasında” çok daha etkili

olacakları yeni Amerikan politikasının köşe taşları arasındalar.

Bu şekilde ilerletilmek istenen ABD politikalarının Küba yönetimini “yumuşama

politikasına” ve “değişime” yönlendireceği konusunda ABD kamuoyunda genel bir eğilim

ortaya çıktığı açıklandı.

Başkan Obama bu durumu “kendi yaşantılarımızda ve bir ulusun yaşamında değişim zordur,

eğer omuzlarımızda tarihin ağır yükünü taşıyorsak çok daha zordur. Biz bugün bu değişimi

yapıyoruz çünkü bu yapılabilecek en doğru şeydir.” sözleriyle, hem değişim beklentisini ve

hemde bunun kısa sürede olmayacağını açıklıyordu.

Buna mukabil Küba devlet başkanı Raul Castro, “kendilerinin Amerikan siyasal sisteminin

değiştirilmesini talep etmediklerini ve ABD yönetimininde kendilerine bu anlamda saygı

göstermesi” gerektiğinin bir kez daha altını çizdi.

AB ülkeleri ABD’nin Küba ile yeniden ilişki kurmasını olumlu karşılarlarken, Rusya ve Çin

en azından şimdilik Küba’nın finansmanı ve yatırımlar konusunda geri adım atmayacaklarını

hissettirdiler.

Amerika’nın Küba ile ilişkileri normalleştirmesi kıta genelinde var olan eski yaraları ne kadar

kapatacak bu henüz meçhul. Ancak ABD’nin Küba ile ilişkileri yeniden kurmak isterken bunu

son derece masumane ve bir halkın ambargoyla terbiye edilemeyeceğini kabul etmiş olması

gibi bir zaviyeden değerlendirmek meselenin taşıdığı ağırlığı yeterince değerlendirememek

anlamına gelir. En son yüzlerce başarısız girişim örneklerinden birine dönüşen “twitter operasyonundan”

sonra USAID yönetimi Küba’ya ilişkin “örtülü” programlarını gözden geçirme kararı almıştı.

Daha unutulmadı ve üzerinde çok zaman geçmedi. Meşhur “Cuban twitter” (paralel twitter!)

vakasının gerisinde yalnızca USAID bulunmuyordu. Bu apaçık “örtülü” başarısızlığın

arkasında yine ABD yönetimi vardı. Malum olduğu üzere, bu tür eylemler (covert action) hiç

bir koşulda Amerikan devletiyle bağlantı kurulmaması üzerine örgütlenmektedir. Bunu bizzat

kendileri açıklamaktadır:

Bu faaliyetler, “Birleşik Devletler yönetiminin ekonomik, politik, ve askeri çerçevedeki

eylemleri hiç bir zaman Amerikan devletinin rolünün ortaya çıkmayacağı ve görünür

olmayacağı, kamuoyunda açıkça kabullenilmeyeceği” prensibi ekseninde yürütülmektedir.

Bugüne dair gelişmelere bakacak olursak, son olarak Obama’nın Küba ziyaretinde daha

ziyade Raul Castro’nun Obama ile kucaklaşmaması ön plana çıktı/çıkarıldı.

Geçtiğimiz hafta yapılan Küba Komünist Partisi Yedinci Kongresi’ndeyse Fidel Castro’nun

Kongre’de yaptığı veda konuşması Kongre kararlarını geri plana itti.

Fidel Castro “Kübalı komünistlerin idealleri, inançları bu dünya için, insanlık için fayda

sağlamaya devam edecek. Bu idealler için savaşmaya devam etmeliyiz”, dedi. Bu elbetteki

saygı duyulacak bir veda konuşması, ancak bu konuşma kongre kararlarının gözlerden ırak

kalmasına neden olmamalıdır. Çünkü bir taraftan ABD’nin Küba ile geliştirmek istediği çok

yönlü ilişkiler dururken öte yandan Küba’nın buna verdiği yanıtlara bakmak zorunludur.

Bu anlamda Raul Castro’nun Kongre’de yaptığı konuşmadan bazı satırbaşlarına özet

mahiyetinde değinmek önümüzdeki süreçte nelerin hedeflendiği veya sorunların nasıl

kavrandığına dair birincil elden bir kanıt sunacaktır:

Raul Castro yaptığı sunumda “bir parti kongresinde ilk kez bu güncelleme sürecinde

gerçekleştirmeyi hedeflediğimiz sosyo-ekonomik modelin teorik temelleri ve ana hatlarının

tarif edildiği, Küba’daki sosyo-ekonomik modelin kavramsallaştırıldığı bir dökümanın”

hazırlandığını belirtti. Bu dökümanın sekiz farklı versiyonunun beş yılı aşkın bir süre

akademik çevreler ve parti organlarındai kitle organizasyonlarında ayrıntılı olarak başarılı bir

biçimde analizinin yapıldığını açıkladı.

Bu bağlamda 2030’lu yılları hedefleyecek olan Ulusal Kalkınma Planı’nın 2017 yılına kadar

hazırlanmış olacağı; genel vizyon, öncelikler ve stratejik sektörler konusunda bağlayıcı bir

metne sahip olunacağı; bu sürecin aceleye getirilmeden ve fakat kesintiye uğratmadan

sürdürüleceği; bu çalışmalar esnasında iki farklı uç noktanın engelleyici olduğunu vurguladı:

Bunlardan birincisinin geleceğe güvensizlik ve ataletten kaynaklanan, SSCB ve Sosyalist

Blok’un varolduğu devrimci sürecin daha az sorun yaşadığı dönemlerin nostaljisiyle günü

geçmiş düşüncelerle hareket edenlerden oluştuğu; ikinci uçtaysa var olan problemlerin

çözümünün kapitalizmin restorasyonunda olduğunu üstü örtülü savunan kesimlerin yer

aldığını izah etti.

Konuşmanın genelinde öne çıkan Raul Castro’nun bu “güncelleme programının” kapitalizme

götürmeyeceği üzerine Kongreyi ikna etmeye çaba sarfetmesidir.

Raul Castro yeniden yapılanma “güncelleme” sürecinin bir “şok terapiyi” içermediğini, neo-

liberal politikaların herkesi kendi kaderine terkeden, yoksulların aleyhine sonuçlar veren

politikalarını uygulamayacaklarını; temel hizmetlerin, sağlık, eğitim, kültür, spor ve sosyal

güvenlik konularda özelleştirmelerin “sosyalist Küba’da asla mümkün olmayacağını” ekledi.

Buna mukabil yabancı sermaye politikasına değinen Castro; ülke kalkınmasında Küba’nın

egemenlik haklarına zarar vermeyecek, çevrenin korunmasına özen gösterecek ve doğal

kaynakların verimli kullanımına dayanan bir politika izlenmesi amacıyla yabancı yatırımcılara

teşvikler ve güvenli ortam sunmak üzere, yeni yasanın kabulünün gerekli ve hayati öneme

sahip olduğunu açıkladı.

Bu alanda yapılan en somut yatırımlardan birini serbest bölge uygulaması oluşturmaktadır.

Raul Castro’nun değindiği üzere, Mariel Özel Kalkınma Bölgesi (Havana’nın 45 km

batısında) inşa edilerek yerli ve yabancı yatırımcıları cezbedecek ek teşvikler sunulmuştur.

Bölgenin ihracata dönük üretim ve serbest ithalat girdileri, teknoloji transferi, lojistik altyapı,

işgücü ve finansman konularında uzun vadeli kolaylıklar sağlamaya hizmet etmesi ana hedef

olarak belirlenmiş durumdadır.

Raul Castro sunumunda devamla “ABD ablukası ve engellemelerini hafife almadan, ancak

yabancı sermayeye karşı arkaik önyargıları bir kenara bırakarak işletmelerin kuruluş ve

gelişmeleri için çaba sarfetmeliyiz.” dedi.

Bu noktada Castro piyasa ekonomisinin kabulünün parti, devlet ve kitle örgütlerinin halkın

yaşamını olumsuz etkileyecek konularda görevlerini devretmeleri anlamına gelmeyeceğini

özel olarak vurguladı.

Ancak Raul Castro’nun konuşmasında belki en trajik yan, pazar ekonomisiyle sosyalist

planlama ilkelerinin çelişmediklerini söylerken, yeni politikaların uygulanmasında Çin’deki

“reform” ve Vietnam’ın “yenilenme” süreçlerinin “başarılı” sonuçlar vermesine atıfta

bulunmasıydı.

Raul Castro bu örneklerin devamında kendi programlarının devrim hedeflerinden

vazgeçmeksizin “güncelleme” olarak tanımlandığını bir daha vurgulama gereği duymaktaydı

Bunun yanısıra, devlet işletmelerinin yeniden yapılandırılmasınım bir amacının emek

üretkenliğinin arttırılmasını içerdiği ve ayrıca Küba para birimi pesonun (iç ve dış)

ortaklaştırılacağı hususları yeni dönemin önemli başlıkları arasındaydılar. Bu iki konunun

yerli ve yabancı sermaye yatırımlarını arttırması ve uluslararası sisteme entegrasyon

açılarından değerlendirilmesi meseleyi yerine oturtacaktır.

Raul Castro bunların dışında bir başka “sevindirici” faktör olarak devlet-dışı sektörlerin

gelişmesindeki artışlara değinilmesi yukarıdaki reform başlıklarıyla bütünlüğü içerisinde ele

alınmalıdır. Bu gelişme sayesinde devlet kurumlarındaki istihdamın 2010 yılında % 81.2

noktasından 2015 yılında % 70.8 düzeyine gerilediğini, yarım milyondan fazla Küba

vatandaşının “serbest meslek sahibi” olarak kayıtlı olduklarını izah etti.

(Bu yarım milyonu aşkın “serbest meslek erbabının” ne kadarının parti üyesi oldukları ve etki

düzeyleri haliyle araştırma konusudur!)

Castro bu kesimlerin son derece hayati küçük üretimler gerçekleştirdiklerini, bu faaliyetlerin

kayıt altına alınmasıyla rüşvet ve başka yasa dışı faaliyetlerde azalma görüldüğünü eklemesi

bir başka ilginç nokta olarak öne çıktı.

Küba Komünist Partisi kongresi kritik bir dönemece girildiğini gösterdi. Altmış yılı aşkın bir

süre ABD emperyalizminin hedef tahtasında, bunun dışında uluslararası güç dengeleri ve

stratejik hesaplaşmaların orta yerinde bulunan, iç kaynakları yetersiz Küba her koşulda

yapabileceklerinin azamisini her düzeyde yapmaya çalıştı.

Bu bağlamda laf etmek anlamsız.

Ancak gelinen noktada Küba’nın yaşadığı güçlükler karşısında zorunlu olarak aldığı

“güncelleme kararları” ve ABD’nin bölgesel planlamalarını yansıtan yaklaşımı bir kesişme

noktasına gelmiş durumdadır.

 

2016-04- 23 Ahmet Akif Mücek

Yorumlar

Bir Cevap Yazın