porno izle
FİKİR

Epistomolojik bir kavram olan suje;  “bilen”, “varlığa yönelen” anlamlarıyla karşımıza çıkar. Sujenin, varlığa (objeye) yönelmesi amaçsız değildir; onun tek bir amacı vardır, bilmek. Sosyoloji, Antropoloji, Psikoloji gibi davranış bilimleri insanı bilen bir varlık olarak kabul ederler ve her türlü bilimsel sayıltılarının çıkış noktasına sujeyi yerleştiriler. Normatif bir bilim olan Hukuk biliminde de insan bilendir; yani sujedir.

Hukuk, insanın bil(ebil)me özelliğinden dolayı onu eylemlerinden sorumlu tutar. Pozitif Hukukun temelinde insanın bilmesi,  seçim yapabilecek iradeye sahip olması, yani insanın “iradi amelleri” vardır. Hukukun tüm alt disiplerinde  geçerli olan bu çıkış noktasının kavramsal olarak hukukta karşılıkları vardır: Reşidlik, cezaî ehliyet gibi…

Hukuk bilimi, sujeyi şu şekilde tanımlar: Bir şeyin asıl konusu, faili… Fail ne demektir? Bir eylemi gerçekleştiren birey demektir; yani eylemin öznesidir. Bir başka açıdan sujeyi şu şekilde tanımlayabiliriz:  Hukuki bir statüsü bulunan kişi sujedir. Peki, ne demektir hukuki statü? Diğer bireylerden bağımsız olarak toplumda hak ve sorumlulukları olan kişinin statüsü hukuki statüdür. Aslında kişinin hukuksal statüsü değil, hukuksal statüleri vardır: Bunlardan birisi de faillik statüsüdür. Hukukta sadece fail olmak yetmez, aynı zamanda failin iradesinin olması gerekir; işte bu iradedir ki, faile cezaî ehiliyet yükler. Bir hukuk terimi olan “animus auctoris”,  failin bir eylemde bulunma niyeti olarak açıklanmaktadır.

Hukukî suje kavramını bu şekilde açıkladıktan sonra, yaşadığımız çağda yeni bir sorun, yeni bir kavram olan  karakter aşınmasını yeni bir olgu (a new fact) olarak ele alabiliriz.

Karakter (character), çoğunlukla kişilik sözcüğüyle eş anlamlı olarak kullanılır. Bu kullanım karakteri tam olarak açıklamaya yetmez, çünkü kişiliğin iki boyutu vardır: Kişiliğin bir boyutu huy (mizaç) ingilizcedeki karşılığıyla (temperament), diğer boyutu da karakterdir. Huy, doğuştan getirilen kişilik özellikleridir. Bu özellikler; içekapanıklık, dışadönüklük, asabîlik, neşeli olmak gibi kolayca değişmeyen, daha doğrusu değiştirilemeyen kişilik yapılarıdır. Karakter ise bireyin çevresiyle etkileşiminden doğan kişilik yapılarını anlatmak için kullanılır. Huy, biyolojik ve fizyolojik temelliyken, karakter etik temelli bir kavramdır. Richard Sennett, “Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri”ni, kendisinin geliştirdiği  bir kavram olan “Karakter Aşınması” yaklaşımıyla ele almaktadır. Sennett, söz konusu çalışmasında karakteri şu şekilde tanımlıyor: “Karakter, kendi arzularımıza ve diğer insanlarla aramızdaki ilişkilere yüklediğimiz etik değerdir.”

Çağ insanı, karakter aşınmasıyla karşı karşıya mı? Karakter aşınmasını hangi sıklıkta ve hangi boyutlarda yaşıyor?  Bu sorular, bizi  aksiyolojik bir sorgulama alanının içine çekmektedir. Değerler felsefesi demek olan aksiyolojinin başı, çok sık tüketilen ve yenilenemeyen değerlerle derttedir. Sadakat, bağlılık, dürüstlük, ilkelilik gibi erdemlerin sonu mu geliyor? Ya da bu erdemlerin henüz  sonu gelmedi; ama aşırı bir aşınma mı söz konusu? Eğer bugün karakter aşınmasından söz ediyorsak, elbette bu erdemlerin aşındığını da kabul etmek zorundayız. Peki, karakter aşınması sorunuyla karşılaşmamızın temelinde ne yatıyor? Eğer bu soruyu tek bir sözcük ile yanıtlamamız istense, soruya verecek yanıtımız şu olur: Değişim…

“Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir” diyen ilk çağ filozofu Heraklitos, yaşanan her şeyin bir kerelik olduğunu vurguluyor, bu amaçla, “Aynı ırmağa iki kez giremezsiniz” diyordu. Günümüz insanı, yaşam tarzları ve tercihleriyle Heraklitos’un önermelerini doğrulamaktadır. Şimdi değişim (change) kavramından daha çok kullanılan, daha çok  tercih edilen bir kavram var: Esneklik (Flexibility) başlangıçta ekonomik bir etkinlik olan iş hayatındaki koşulların esnetilmesiyle başlayan süreç, zamanla değerlere, ilkelere, yasalara kadar yayılmış ve bu alanlarda da giderek daha fazla esnekilk talepleri dile gelmeye başlamıştır. Özetle, Sosyolojinin önemli bir yasası bir kez daha yüzünü göstermiştir: Değişim, önce maddi ögelerde hızlı bir şekilde başlıyor, daha sonra manevi ögelere yavaş yavaş nüfûz ediyor.

Hukuki suje olan insanın yapıp etmelerinin  (eylemlerinin) önemli bir bölümünü ekonomik eylemler oluşturmaktadır.  Sözü edilen olgunun farkında olan Hukuk, bu olgunun ortaya çıkaracağı insan ilişkilerini ve olayları düzenlemek amacıyla Ticaret Hukuku, Borçlar Hukuku gibi alt disiplinleri yaratmıştır. Karakter aşınması en somut olarak bu alanlarda kendisini göstermektedir. Yukarıda adını ve yazarını verdiğimiz çalışmada şöyle bir saptamada bulunulmuş: “İnsanların işyeri dışındaki duygusal yaşamlarının en fazla etkileyen olgu, yüksek teknoloji veri aktarımı, küresel hisse senedi piyasası veya serbest ticaretten ziyade yeni kapitalizmin zamansal boyutudur. ‘Uzun vade yok’ sloganı, aile ilişkilerine aktarıldığında, ‘bırak git’, ‘kendini adama’ ve ‘fedakârlıkta bulunma’ anlamına gelir.

Bu saptamadan yola çıkarak yeni kapitalizmin zamansal boyutunu çalışma ve ticaret hayatına aktardığımızda şunlarla karşılaşmamız kuvvetle muhtelmeldir: “Daha yüksek ücretle iş bulursam verdiğim her türlü sözden (bağıttan) vaz geçerim”, “İlkeler değil, ücretler önemlidir”, “İş bana uymuyorsa, işi kendime uydururum.” Verilen örnekler, işgören boyutundaki örneklerdir. Peki, konunun işveren boyutundaki yansıması ne şekildedir? Orada da durum çok farklı değildir. Sadece sujenin, hukuki statüsü değişmektedir; düşünce ve değerlendirme boyutunda hiçbir fark yoktur. Örneğin, işveren kendi kurum veya şirket kültüründe olmamasına rağmen hızla taşeronlaşma yoluna gidebilmektedir. Herkes taşeronlaşmaya gidiyorsa, o da gidecektir. Yapılanın etik olup olmadığı, meşruiyet taşıyıp taşımadığı, yasaların sınırlarının zorlanıp zorlanmadığı o kadar da, hatta ve hatta hiç önemli değildir. İşte burada bir aşınma vardır. Bu aşınmanın adı karakter aşınmasıdır.

Günümüzde, müthiş; ama gerçekçi olmayan bir algı yönetimi sürdürülmektedir. Zaman yok algısı, insanı değerlerinden hızla uzaklaştıyor. “Uzun vade yok anlayışı uzun vadede kişininn  davranışını yolundan saptırıyor, güven ve sadakat bağlarını zayıflatıyor; iradeyle davranışı birbirinden koparıyor.” Doğrusunu söylemek gerekirse hukukçuların önemle üzerinde durması ve çok ciddi şekilde kafa yorması  gereken bir saptama söz konusu: İradeyle davranışın birbirinden kopması. İradi olmayan davranışlarından dolayı failin failliği nerede başlar, nerede biter? Yukarıdaki saptamada görünüş olarak failin iradesi ortadadır. Yazarın iddiası şudur: Fail, iradesinin farkında değildir. Bu yazının en başında yaptığımız hukuki suje tanımına dönersek, “Diğer bireylerden bağımsız olarak hukuki statüsü bulunan kişi hukuki sujedir” demiştik. Birey, bir eylemde bulunuyor; yani davranışa geçiyor; ama onu davranışa yönelten irade onun iradesi değil. İşte sorun da burada. Çağ insanını saran önemli bir sorun var: Karakter aşınması… Giderek normal olmayanın normalmiş gibi algılanmaya başlaması, iradesiz davranışları ortaya çıkarmaktadır.

Hukukun taraflarından birisi olan sujede ortaya çıkan karakter aşınması, ortaya çıkardığı devasa sorunlarla hukukun başını ciddi olarak ağrıtmakta ve giderek onu da aşındırmaya başlamaktadır. Sujenin karakteri aşınırsa et kokmuş olur; ama hukukun karakteri aşınırsa tuz kokmuş olur.

Günümüzde birey davranışları tüm sınırları zorluyor. Bu zorlamanın sonucunda toplumun tüm kurumlarında aşınma (corrosion) meydana gelmektedir.

Aşınma bireyde, yani sujede başlıyor; doğrudur. Hukuk, kendi sujesinin aşınmasını durdurabilir mi? Hukuk Felsefecileri için yeni bir problem alanı. Şüphesiz, Hukuk Felsefesi bu konuyu enine boyuna tartışacaktır; ama normatif bir bilim olan Hukuk, bu problem için hangi normları ortaya koyacaktır?

Son olarak, karakteri aşınan birey, hukuki bir sujedir; fakat unutulmamalıdır ki, insan aynı zamanda ekonomik, toplumsal, ahlaki bir sujedir. Karakter aşınmasını yaratan tek başına hukuk bilimin kendisi değildir. Diğer toplumsal kurumlar; aile, eğitim, din, ekonomi karakter aşınması üzerinde ne kadar etkili olmuşsa, bu etkiden bir toplumsal kurum olarak hukuk da payını almıştır.

Tüm toplumsal ilişkilerin en başına çıkar ilişkisini koyan, her türlü iktisadi çıkarı kutsayan ekonomi kurumundan başlayarak tüm toplumsal kurumlardan hesap sorulmalıdır. Çünkü insan, tüm bu kurumlardan beslenerek ve tüm bu kurumlardaki statü ve rolleriyle birlikte hukuki suje olmaktadır.

Yorumlar