porno izle
analiz

Bu yazıda, esas olarak, sınıf örgütlenmesinin ağırlık merkezini oluşturması gerektiğini düşündüğüm işyeri temelli mücadelenin durumu ile bu durumdan hareketle ekonomik kriz şartlarındaki mücadele için öneriler üzerinde durulacaktır.

Ekonomik kriz emarelerinin artması işçi hareketi üzerine yazı ve tartışmaları artırdı. Bununla birlikte öneriler konusunda bir kıtlık var.  “Krizin yükünü krizi çıkaranlar ödesin. Krizin yükünü emekçiler ödemeyecek” benzeri iddialar dile getirmekle birlikte genel geçer söylemlerin ötesine geçebildiğini söylemek mümkün değil. Yapılan işçi sınıfı güzellemeleri de somut adımlarla ve önermelerle birleşmediğinde kof söylemler olarak kalıyor. Krize karşı kapsamlı bir mücadele programı ortaya konulamamasının ana nedeni ise genel olarak sol hareketin, özel olarak da işçi sınıfı hareketinin zayıflığı ve genel bir perspektiften yoksun olmasıdır.

Öncelikle bazı genel kabullerimi tekrarlamakta yarar var[1]. Toplumsal muhalefet birbiriyle ilişkili ancak farklı dinamiklerle yürüyen birçok alanda sürmektedir: İşçi –kamu çalışanı çalışmaları, yoksul mahalle çalışmaları, orta gelirli seküler bölgelerde ve kesimlerle yapılan çalışmalar, eğitim ve sağlık gibi hak temelli çalışmalar, çevre eksenli çalışmalar, kadın çalışmaları, gençlik çalışmaları gibi. Ayrıca demokrasi, laiklik, Kürt sorununun çözümü, barış gibi taleplerle verilen mücadeleler de sınıflar mücadelesinin parçasıdır. Her dinamik elbette ki ekonomik krize de kendi ekseninde cevap vermeye çalışacaktır. İşçi sınıfı örgütlenmesinin ve hele ki kriz gibi hayatın her alanını etkileyen bir gündemle ilgili mücadelenin tek zemini işyerleri düzeyi değildir. Bu anlamda, sınıfsal özelliği bir miktar bulanıklaşsa da, yoksul mahalle örgütlenmeleri, toplumun genel olarak emekçi kesimleri arasında yapılan çalışmalar da sınıf mücadelesinin parçasıdır. Zamlara, sosyal hak gasplarına, işsizliğe karşı mücadele gündemi hem yoksul mahallelerinde hem de ülkenin her yanında yürütülecek bir mücadeledir. Ancak yoksul mahallelerindeki çalışmaların da, işyeri çalışmalarına göre daha görünür olsa da, oldukça dar bir alana sıkıştığı ve bir kısırdöngüde olduğu ortadadır. Sınıf çatışmasının ve sınıf kimliğinin oluşumunun temel mekanı olan işyerlerinde adım atılamadığında sınıf mücadelesinin diğer alanlarında büyük ilerlemeler beklemek gerçekçi görünmemektedir.

1977’de “işçi sınıfına gitme” çağrısı yapan çevrelere Devrimci Yol Bildirgesi’nde şöyle cevap verilmektedir:

“Yaygın bir düşünce eğilimi şudur; bugün bütün sol gruplar işçi sınıfından kopuktur ve hiç birisi işçi sınıfını temsil etmezler. O halde işçi sınıfı içinde çalışmak gerekir. İşçi sınıfı içinde işçi sınıfının bilinçlenmesi için mücadele etmek gerekir. İşçi sınıfının bilinçlenmesi ve onun “öncü bilinçli unsurlarının” ortaya çıkmasıyla ancak gerçek proleter partisi ortaya çıkacaktır.

İlk bakışta mantıki görünen bu gibi düşüncelerin hatalı olduğunu belirtmek gerekir. Pratik bir çözümsüzlük ifadesi olarak kabul edilebilecek olan bu gibi eğilimlerin hatalı olduğuna kuşku yoktur. İşçi sınıfına bilinç götürmek; evet, ama hangi siyasi bilinç? Hangi siyaseti (ve nerede?) örgütlemek için “bilinçlenen işçileri” kim ve hangi siyaset örgütleyecektir?

Kuşku götürmez bir biçimde ortadadır ki bu biçimde işçi yığınlarına “kendiliğindenci bilinç” ötesinde bir şey götürülemez. Elde edilecek şey de kendiliğinden mücadelenin “günlük pratik dehlizleri” içerisinde büyük bir olasılıkla yeni bir bıkkınlık ve kararsızlıktan başka bir şey olmayacaktır.” (DY Bildirge, s. 27-28) (Vurgular Bildirge’den)

Yukarıdaki yaklaşım bugün için de geçerli sorunları, ek olarak ortaya çıkan başka sorunlarla birlikte, yansıtmaktadır. Bu yazıda Devrimci Yol’un Bildirge’de yaptığı siyasal öznenin oluşturulması tartışmasına girilmeyecektir. Maalesef, bugün çok daha geri bir noktadayız ve çok daha gerideki sorunları da tartışmak durumundayız[2].

İşçi Hareketinin Durumu

Kayıtlı 17 milyon civarındaki ücretli çalışandan 3,5 milyon kadarı (yaklaşık yarısı işçi sendikasına yarısı da kamu çalışanı sendikasına olmak üzere) bir sendika üyesidir. Belirli bir örgütlü güce sahip olan 4 kamu çalışanı ve 3 işçi sendika konfederasyonu olmak üzere 7 konfederasyon içinden 3’ü (DİSK, KESK, Birleşik Kamu-İş) konfederasyon düzeyinde krizin yükünün emekçilere yıkılmasına karşı mücadeleye girişme potansiyeline sahiptir. Mevcut verilere göre bu 3 konfederasyonda örgütlü emekçi sayısı 400 bin’e yakındır. Solda ve emek mücadelesi içinde yer alan bağımsız sendikalar bulunmakla birlikte bu sendikaların üye sayılarının toplamı binli rakamlara zorlukla ulaşmaktadır. Türk-İş içindeki sendikalardan ise bu doğrultuda bir mücadeleye katılabilecek sendikaların üye sayısı ise en dar tanımıyla 15 bin, daha geniş bir tanımlamayla ise 150-200 bin civarındadır. Diğer sendikalara üye olan işçilerin veya bunların bazı şubelerinin de bu mücadelede çeşitli düzeylerde yer alabilmesi de bir ihtimal olmakla birlikte şu anda bu yönde görünür bir eğilim yoktur. Sözü geçen konfederasyon ve sendikaların iç örgütlülük düzeyleri ve yaşadıkları sorunlar nedeniyle tümüyle harekete geçemeyeceği belli olmakla birlikte şu aşamada bir potansiyel mevcuttur. Böylece kriz karşısında emekçilerin mücadelesini yürütebilecek örgütlü sendikal güçlerin en geniş tanımıyla 600 bin kişilik bir potansiyele sahip oldukları görülmektedir. Bu da kayıtlı ve kayıtsız ücretli emekçilerin ancak %2,5-3’ü gibi küçük bir oranını oluşturmaktadır.  

İlerici meslek örgütleri olan TMMOB ve TTB’nin toplam üye sayısı 600 bin’i aşkın olmakla birlikte esas olarak birer sınıf örgütü olmamaları nedeniyle harekete geçirebilecekleri üye sayısı çok azdır. Yine de mücadele saflarındaki etkileri önemlidir. Bu örgütlerin özellikle kamuda çalışan üyelerinin sınıf mücadeleci kesimleri KESK’e üyedir.

Türkiye’de değişik girişimlere karşın sendika-dışı işçi örgütleri kitlesel ve kalıcı hale gelememiştir. Mevcut şartlarda işyeri temelli örgütlenmelerin ana mecrası sendikalardır. Değişik sol ve sosyalist güçlerin işyeri temelli örgütlenmeleri bulunmakla birlikte bu örgütlenmeler çok cılızdır ve önemli bir bölümü halen sendikalı (bir bölümü bu güçlerin de katkısıyla sendikalaşmış) işyerlerindedir. Kamu çalışanları (“memur” statüsü) hareketinin örgütlenme ve dinamikleri diğer işçi kesimlerinin örgütlenmelerinden farklı olduğu için dışta bırakıldığında sol/sosyalist örgütlerin işçi çalışmaları çok zayıftır. Ülkenin değişik bölgelerinde ve değişik işkollarında az çok bir işçi örgütlenmesi ağı oluşturabilmiş olan 1-2 grup olduğu görülmektedir. Sol/sosyalist grupların işçi çalışmalarının mücadeledeki etkisi sayısal güçlerinin oldukça ötesinde olmakla birlikte yine de, maalesef, ölçekleri çok küçüktür.

Bugün yeni işçi örgütlenmelerinin önünde patronların saldırıları, devletin baskısı, yasalardaki engeller, toplumdaki gerici ideolojik hegemonya gibi önemli engellerin bulunduğu ve bunların etkili olduğu tartışmasızdır. Ancak baskıların varlığı örgütlenememeyi tek başına açıklayamamaktadır. İşçi sınıfı hareketinin gelişimini temel bir mesele olarak görenler söz konusu engelleri aşabilecek fikirler,

Örgütlenmeler geliştirebilmekten sorumludur. Örneğin, işçi sağlığı ve iş güvenliği meselesini Türkiye gündemine sokan, sendikal olanaklarının çok ötesinde etki yapan DİSK/Limter-İş sendikası bu etkisini kendi alanında örgütlenmeye dönüştürememiştir. Limter-İş’in bu süreçte yönetici ve uzmanlarının çeşitli kereler tutuklandığı, kadrolarının işkence gördüğü, yoğun bir baskıya maruz kaldıkları bilinmektedir. Ancak hangi başarılı işçi hareketi bu tür baskıları aşmadan başarılı olabilmiştir ki? Alanda faaliyet gösteren diğer siyasal odaklarla ilişkiler, sendika-siyaset ilişkisinin kuruluş biçimi gibi başlıkların da dahil olduğu diğer faktörleri de tartışmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

Bugün mevcut ilerici sendikal merkezlerde kısmen de olsa yer alan sosyalistler bu konumlarını mevcut örgütleri kitleselleştirecek şekilde değerlendirememektedir. Söz konusu merkezlerde varolmayan/varolamayan çevreler ise enerjilerinin önemli bir bölümünü sendikal bürokrasi eleştirisine ayırmaktadırlar. Mevcut işçi çalışmaları önemli ölçüde uvriyerizm ve dar pratikçilikle malul haldedir. Aşağıda bu sapmaların bazı görüntüleri üzerinde durulmaktadır.

-İşçi sınıfının genel bilinci harekete ve eyleme geçen kesimlerin bilinç düzeyiyle karıştırılabilmektedir. Birbirine yakın zamanlarda birkaç direnişle temas edince “işçi sınıfı bilinçleniyor, işçiler sol örgütleri aşıyor” beklentisine girilmektedir. Bu şekilde tespit edilen dalgalar büyük çaplı bir sınıf hareketini tetiklemediğinde ise abartılı beklentilerle hareket eden kadro ve öncü işçilerin bir kısmının, birkaç başarısız girişimden sonra, hayal kırıklığıyla kendi kabuğuna çekilmesi yaşanmaktadır.

-İşyeri temelli eylemlerin dışındaki mücadele biçimleri küçümsenmekte ve işyerlerinde ortaya çıkan örgütlenme ve direnişlerden de gerçek etkilerinin ve işçilerdeki dönüştürücü etkilerinin çok üzerinde beklentiye girilmektedir.

-İşçi sınıfı içinde mücadele vermeye çalışan birçok çevrenin, mevcut boyutlarında, ciddi emekle, ancak iyi tanımlanmış bir politikaya sahip olmadan, el yordamıyla çalışma yaptığı anlaşılmaktadır. Örneğin 2017 Aralık ayında gerçekleştirilen İstanbul Kozyatağı’nda gerçekleştirilen Birleşik Emek Koordinasyonu kuruluş toplantısı böyle bir politikasızlığı yansıtmıştır. Toplantı kararını alan ve çağrısını yapan siyasi çevrelerin siyasal temsilcileri konuşma yapmadılar. Yine bu çevrelerle irtibat halinde olan işçiler ile bazı sendika temsilcileri konuşma yaptılar. Ancak, ortaya çıkan şey politikasızlık ve önerisizlikten ibaretti. 4 saat boyunca herkesin birbirine, patronlarla sendikacıların ne kadar kötü olduğunu anlatması; birleşme, mücadele etme ihtiyacından söz etmesi ama bu mücadelenin hangi araçlarla, hangi kadrolarla, hangi olanaklarla, hangi taleplerle yürüyebileceğine, örgütlenme girişimlerinin nasıl artırılacağına ilişkin hemen hiçbir şey önerememesi toplantıyı düzenleyenlerin politikasızlığını yansıtmıştır. İki yıldır izlediğim Umut-Sen toplantıları ve değişik çevreler tarafından düzenlenen, izleme olanağı bulduğum, küçüklü büyüklü toplantılar da benzer şekillerde politikasızlıkla malüldür.

Sendikal bürokrasi, kurumsal örgütlerin hantallığı vb. önemli bir sorun alanı olmakla birlikte bu konudaki eleştiriler kurumsal örgütlenmelerin reddedilmesi ve küçümsenmesine kadar götürülmektedir. Oysa az çok başarılı[3] (örgütlenmenin TİS’e kadar ulaştığı ve kalıcı olduğu) örgütlenmelerin ve mücadelelerin büyük çoğunluğu kurumsal yapıları olan sendikalar tarafından gerçekleştirilmektedir. Kurumsal yapısı (düzenli aidat geliri, profesyonel çalışanları, şubeleri, TİS yetkisi vb.) olmayan uzun süreli etkili örgütlenmeler istisnaidir. Bunların en belirginlerinden olan Devrimci Sağlık-İş Sendikası, bugün için gerilemiş olsa da, 2002-2015 arasındaki başarısını sendikal kurumsallığı ikame edecek olanaklara sahip olmasının da sayesinde sağlayabilmiştir. Dev Sağlık-İş 1990’lı yılların ortalarından itibaren savunulan Toplumsal Hareket Sendikacılığı (THS) anlayışının özgün şekilde hayata geçebildiği bir örnek oluşturulmuştur.  Öncelikle sağlıkta dönüşüm sürecinde yaşanacak çalkantılara ilişkin ön görü ve hazırlık ile döneme uygun politikalar üretilmesi önemli olmuştur. Hukuk yolları etkili olarak kullanılabilmiştir. Sağlık işkolunda örgütlenmede destek alınabilen SES ve Tabip Odaları’nın varlığı önemli kolaylıklar sağlamıştır. Dev Sağlık-İş’in geçmişten kalan yöneticilerinin ve aynı çevrenin diğer sendikal kadrolarının yanında Halkevleri’nden (ve Halkevleri Emek Çalışmaları Merkezi’nden) sendikal alana geçen kadrolar ciddi bir birikim oluşturmuştur. Halkevleri’nin değişik şehirlerdeki varlığı ve desteği, bazı handikapları olmasına rağmen, söz konusu şehirlerdeki çalışmaları kolaylaştırmıştır. Eş zamanlı olarak birkaç bin işçi birkaç yıllık zaman dilimlerinde sendika üyesi olmuş, birçok direniş kazanımlarla sonuçlanmıştır. Örgütlenmenin sürekliliğinde kazanılan davalar, TİS yapılamasa bile sağlanan kazanımlar, işçilerin öz saygısının kazandırılması etkili olmuştur.

Öte yandan bir dönem üzerinde çokça tartışılan, benim bugün de önemli bir öneri olarak gördüğüm, THS yaklaşımı çerçevesindeki diğer girişimlerden sonuç alınamamıştır. Örneğin, benim de değişik görevler aldığım DİSK/Basın-İş sendikası, TİS yetkisini kaybettikten sonra örgütlenme başarısı gösterememiştir. Basın-İş bünyesinde THS yaklaşımı doğrultusunda oluşturulmaya çalışılan Kartal ve Ümraniye işçievleri, Samandıra İşçi Temsilciliği girişimleri farklı sol kökenlerden gelen kişi ve yapıların birlikte çalışmasının sürdürülememesi, kadro ve olanak yetersizliği gibi sorunların da etkisiyle sonuç alıcı olamamıştır. Halkevleri tarafından THS perspektifi doğrultusunda 2000’li yılların ilk yarısında hayata geçirilmeye çalışılan Emek Çalışmaları Merkezleri (EÇM) de, geriye bir miktar deneyim ve kadro birikimi bırakarak, birkaç yıl içinde sönümlenmiştir. Başka çevreler tarafından değişik iddialarla yürütülen işçi çalışmalarından da, az çok güçlü bir sendikanın bünyesine taşınmayanlardan başarılı olanlar çok enderdir. Sonuç olarak, kurumsal bir yapıya veya bu ihtiyacı ikame edecek olanaklara sahip olmadan da çalışmalar yapılması ve başarılı olması mümkün ama istisnadır.

– Zaman zaman örgütçülerin, uzmanların, bilim insanlarının varlığı lüzumsuzmuş gibi bir hava oluşturulmaktadır. Oysa, genel tartışma bir yana, kendiliğinden kitle hareketlenmelerinin çok zayıf olduğu Türkiye’de sistemli bir bilinç taşıma faaliyeti ve bu faaliyeti taşıyacak örgütler, kadrolar zorunludur. İşçilerin inisiyatif alması önemlidir. Ama işçilerin çoğunluğunun bilgi altyapılarının, zamanlarının ve bilgiye erişim olanaklarının sınırlı olduğu unutulmamalıdır. Marx’ın deyişiyle “olaylar göründüğü gibi olsaydı bilime gerek kalmazdı.” Cep telefonlarından ve sosyal medyadan erişilen bilginin bilimsel bilgiyi ikame etmesi mümkün değildir. Öncü işçilerin, bilinçli işçilerin sayısı ancak sistematik bir çabayla artar. Bu süreç doğaldır ki bir karşılıklı öğrenme sürecidir. İşçinin kendi yaşam pratiğini ve algılarını aktardığı, buna karşılık görünen ile gerçeğin ayırt edilmesini sağlayacak bilgileri aldığı bir karşılıklılık söz konusudur. İşçi kökenli kadroların oluşturulması sistemli bir çalışmaya bağlıdır. Epey bir süre de böyle gidecek gibi görünmektedir.

-Çoğu ömründe ilk kez eyleme geçen işçilerin tüm sınıf hareketini kendi bulundukları yerden görmeleri ve her şeyi buradan yargılamaları doğal iken, siyasal çevrelerin kendi dar grupsal çıkarları için bu eğilimi beslemesi doğal da değil, doğru da değil. Sendikalar arasında ayrım yapmadan, tüm sendikaların sarı ve bürokratik olduğu, ilişkiyi kuran siyasal çevre dışında herkesin “kötü, güvenilmez, sarı, satılmış” olduğu şeklindeki propaganda mücadeleyi ilerletmez. Bu yaklaşım, işçileri sol siyasal örgütlere yönlendirmek yerine örgütsüzlüğe katkıda bulunmaktadır. İkibinli yılların başlarında bir matbaanın sendikal örgütlenmesi sırasında, bir siyasal grubun kadrosu işçilere “sendikalar sizi satar. DİSK/Basın-İş yöneticileri zaten sizin çalıştığınız matbaanın patronlarıyla aynı siyasi gelenekten geliyor, onlarla anlaşırlar” şeklinde propaganda yaptığında işçilerin sendikaya güvenlerinin kırılmasına ve sürmekte olan mücadelenin yenilgisine etken olmuştu. Muhtemelen söz konusu arkadaşın ve içinde bulunduğu siyasi hareketin beklentisi işçilerin “vay sendika satarmış, o zaman ABCD grubundan olalım” demesiydi; ama bildiğimiz kadarıyla o işçiler söz konusu siyasi grup yerine sendikalı bile olmayan örgütsüz işçiler arasına katıldılar. Yakın zamandaki bir direnişte ise görüştüğüm işçi “DİSK, KESK sarı sendikalardır” dediğinde KESK hakkında ne bildiğini sordum ve bir şey bilmediğini, yaptıkları eylemi desteklemedikleri için sarı olarak tanımladığını gördüm. Anlaşıldığı kadarıyla, eylemlerine öncülük eden sendikadaki arkadaşlar böyle bir yönlendirme yapıyorlardı. KESK’in bir çok eksiğinin ve sorununun bulunduğu açıktır, söz konusu eyleme destek vermemesi de eksikliktir. Ancak, son 30 yılın mücadelesinin önemli bir yükünü taşımış olan, halen tüm emek örgütleri içindeki en ileri örgütlerden birisinin tüm mücadelesini bir işyeri direnişi karşısındaki tutumuyla yargılayarak “sarı”  olarak yaftalamak mümkün değildir.

Yukarıda sözü geçen bütün eksikliklere rağmen işçi sınıfının gündelik mücadelesi, değişik çevrelerden sosyalistlerin de katkısıyla, sürmektedir. Havaalanı işçilerinin eylemi hem iktidara, hem toplumsal muhalefete gelecek dönem hakkında ipucu verdi, Flormar, Cargill, Hema, Muğla Tüvtürk, Real, Makro, Uyum işçilerinin direniş ve eylemleri sürüyor. Soma katliamı sonrasında ortaya çıkan maden işkolunda yeni sendikal örgütlülük ihtiyacının sonucunda kurulan Bağımsız Maden İşçileri Sendikası gibi yeni girişimler oluşturuluyor. Mücadeleci sendikaların, bütün işveren baskısını ve yasal zorlukları aşarak yeni örgütlendiği ve örgütlülüğü güvenceye aldığı işyerleri var. Bu çabaların her biri önemlidir. Bu yazı, sürmekte olan mücadeleleri yok saymayı değil, mücadeleyi geliştirmek için tartışılması gerekenleri gündeme getirmeyi amaçlamaktadır. Önümüzdeki dönem işçi sınıfının mücadeleci güçleri arasındaki ilişkileri güçlendirmeyi, yeni ortak inisiyatifler oluşturmayı gerektirmektedir.

Güncel olarak karşı karşıya olduğumuz ekonomik kriz şartlarındaki mücadele de yukarıda özetlemeye çalıştığımız güçlerle başlamak durumundadır. Sürecin ilerleyen aşamalarında bu güçlerin artması mücadele yürütenlerin başarısına bağlıdır.

Kriz

Krizin açığa çıktığı nokta olarak görülebilecek olan 10 Ağustos’un üzerinden 40 gün geçtikten sonra DİSK Genişletilmiş Başkanlar Kurulu 4 başlıkta talepler (ücretlerin artırılması, toplu işten çıkarmaların yasaklanması, vergi adaleti sağlanması, kamusal mal ve hizmetlere zam yapılmaması) ortaya koydu. DİSK GBK atılacak adımlar konusunda bilgilendirme çalışması, işyerlerinde önerilerin okunması ve oylanması, bildiri ve afiş çalışmaları, bilgilendirme masaları kurulması, il temsilciler kurullarının toplanması, sosyal medyanın etkin kullanılması, geniş katılımlı toplantılar düzenlenmesi, önerilerin TBMM’deki muhalefet partilerine sunulması, diğer emek ve meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, yerel dernekler, siyasi partiler, kadın örgütleriyle ortak bilgilendirme ve mücadele sürecinden söz etmektedir. DİSK’in ardından, halen emek ve demokrasi güçlerinin merkezi örgütleri olan 4 örgüt (DİSK, KESK, TMMOB, TTB) bir ortak açıklama yayınladı. Ancak bu açıklama bir niyet beyanından daha somut bir adım içermemektedir. Bu örgütlerin dışındaki siyasal çalışmalar da daha somut program önerileri üretememiştir.

Mevcut halde krizin etkilerinin kısa (örn. 1 yıla kadar) sürmesi durumunda işçi hareketinin ve solun etkili direnişleri geliştirebilme ihtimali oldukça zayıftır. Bu ifade “eylem ve direniş olmayacak” anlamına gelmiyor. Siyasi iktidarı zayıflatacak veya politika değiştirmesine yol açacak çapta eylem ve direniş ihtimalinin zayıf olduğu anlamına geliyor. Tabii bu konuda yanılmayı özellikle isteriz, ancak değerlendirme yaparken algılanabilir olan güçleri göz önünde tutmakta yarar var. Kendiliğinden (veya büyük oranda kendiliğinden) patlama ihtimali her zaman bir ihtimal olarak mevcut olsa da, ne zaman ve nasıl olabileceği veya olup olmayacağı bilinemeyen bir ihtimale göre çizgi belirlemek gerçekçi değil.

 Krizin (ekonomik küçülme ve durgunluğun), Yunanistan’da olduğu gibi, birkaç yılı bulması durumunda yeni örgütlenmeler ve siyasal çıkışlar daha fazla mümkündür. Tabii kriz döneminde gericilik ve faşizmin de yoksullar içinde etkisini artırması, hele ki Türkiye’deki iktidar gücü arkasındayken, kuvvetli bir ihtimaldir. Ancak, hangi ihtimalin galip çıkacağı mücadeledeki öznelerin becerilerine de bağlıdır. Şu anın sorunu bizim tarafın özne haline gelmesi için önerileri tartışmak ve adımlar atmaktır.

Kriz Dönemi İçin Öneriler

İktidar, krizi “ABD’ye karşı onurlu duruşun bedeli” olarak sunmakta, muhalefeti ise topluma ABD’nin ve yabancı çıkar odaklarının maşası olarak sunmaya çalışmaktadır. Söylem ve çalışmalarda ABD ve emperyalizmden tam bağımsızlık talebi ısrarla vurgulanmalıdır. Öte yandan krizin gerçek nedeninin “dik duruş” olmadığı, aksine yıllardır artırılan bağımlılık ilişkileri nedeniyle krizin etkili olduğu, bu iktidarın gerçek bir bağımsızlığı sağlama isteğinin olmadığı vurgulanmaya devam edilmelidir.

“Yalancı çoban” vaziyetine düşmeden kötü olasılıkları (uzun bir küçülme ve yoksulluk dönemi) göz önünde tutacak şekilde çalışma yapılmalıdır.

Mücadele çağrıları yapılırken kof abartılardan kaçınılmalıdır. Mevcut güçlerin durumunu hiç gözetmeden abartılı eylem iddiaları ve çağrıları sanıldığı gibi gücümüzün artmasına değil, yaşanan başarısızlıkların derinleşmesine yol açmaktadır. “Şalteri indireceğiz, bu işi bitireceğiz” şeklindeki iddialar kısa dönemde karşılığı olmayan beklentilere ve karikatür eylemlere yol açmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda “iş durdurma” adı altında işinden izin alabilenlerin, vardiya saati dışındaki işçilerin, CHP’li belediyelerde çalışanların, öğlen yemek arasında gelebilenlerin katılımıyla birkaç bin kişinin katıldığı eylemler gerçekleştirildi. Bu tür eylemler gündeme geldiğinde “arkadaşlar iş durduramıyoruz. Şu an bunu yapacak ve gelebilecek saldırıyı göğüsleyebilecek gücümüz yok. Biz bunun adına başka şey diyelim. Uzun vadede iş durdurabilir noktaya nasıl geleceğimizi planlayalım” diyenlerin sesi duyulmadı. İktidarın baskısı iyice arttığı ve örgütlü güçler iyice zayıfladığı için artık bu şekilde çağrılar yapılmamaktadır. Her mücadelede gücünü olduğundan fazla göstermeye dönük bazı hamleler olabilir. Ancak bu hamleler sürekli ve abartarak tekrarlandığında güçlenmeye değil güven yitimine ve zayıflamaya yol açmaktadır. Kurbağa gibi şişinmek kimseyi boğa yapmadığı gibi komik duruma düşmeye ve daha kötüsü kurbağanın patlamasına da yol açabilmektedir. Emekçi kitlelerin refleksleri ve eğilimleri göz önünde tutularak, mücadele eğilimlerini geliştirecek şekilde, mümkün olursa adım adım ilerleyen bir mücadele hattı örülmeye çalışılmalıdır.

Sol içi, emek ve meslek örgütlerinin iç gerilimlerini artıracak yaklaşımlardan kaçınılmalıdır. Elbette ki farklı oluşumlarda, birbirinden farklı yaklaşımlarla karşı karşıya kalınacak ve tartışmalar yaşanacaktır. Ancak tartışmalar yaşansa da önceliğimiz demokratik güçlerin yönetimlerde bulunduğu kurumların teşhiri değil, birlikte mücadele olanaklarının geliştirilmesi olmalıdır.

Kısa vadede mümkün olduğunca refleks eylemlerle güç ve moral toplanmaya çalışılmalıdır. İktidarın şiddetle bastırma ihtimali karşısında, yükselen kitlesel bir halk hareketi ortaya çıkmaz ise, esnek bir eylemlilik çizgisi izlenebilir. Kendiliğinden bir kitle hareketinin ortaya çıkmadığı durumda kitle hareketinin aşama aşama örülmesi gerekir. Zaman zaman geri adım atılsa da ısrarlı bir çizgi izlenebilir.

DİSK GBK’nın açıklamasında geçen yöntemler (bildiriler, afişler, toplantılar) genel kabul görecek başlangıç noktalarıdır. Ancak DİSK’in bu konuda gerçekten adım atması önemlidir. Diğer güçler de hem kendi özel programlarıyla hem de 4 örgüte destek sunarak mücadeleyi güçlendirebilirler. Mümkün olduğu kadar yaygın şekilde pazar yerlerinde, meydanlarda, duraklarda, sanayi sitelerinde toplu bildiri dağıtımları, küçük esnek gösteriler gerçekleştirilebilir. Mekan tercihinin mümkün olduğunca merkezler yerine kenar mahalleler, orta gelirli semtler yerine yoksul semtler ve işyeri bölgeleri yönünde yapılması yararlı olacaktır.

DİSK’in talepleri emek cephesinin genel olarak sahipleneceği önerilerdir. Ancak, koçbaşı olacak özel taleplerin ön plana çıkarılması yararlı olacaktır. Ön plana çıkarılacak talepler konusunda, İşçi Sınıfı Hak Mücadeleleri İçin Öneriler yazısında sunulan önerileri tekrar hatırlatmayı yararlı görüyorum: 40 saatlik çalışma haftası ve işsizlik sigortasının emekçiler için işlevli hale getirilmesi. Bu taleplerin yaygınlaştırılması ve ortaklaştırılması için “40 Saat Kurultayı”, “İşsizlik Sigortası Kurultayı” gibi çalışmalar örgütlenebilir. Diğer başlık olan işçi sağlığı ve iş güvenliği de geniş bir alanda önemli mücadele başlıklarından birisi olmaya devam edecektir.

[1] Bazı önkabulleri ve önerileri geçtiğimiz aylarda İşçi Sınıfı Hak Mücadeleleri İçin Öneriler başlıklı yazımda paylaşmıştım.

[2] Devrimci Yol ve bu hareketle ilişkili en özgün ve etkili işçi örgütlenmesi olan Yeraltı Maden-İş ilişkisi hakkında 2016’da yazdığım “Yeraltı Maden-İş, İşçi İradesi, Siyasal Mücadele” yazısı linktedir.

[3] “Başarı” kavramı görecelidir ve farklı kriterleri vardır. Gerçekten de bazı mücadeleler kalıcı örgütlenmelere dönüşmeseler de örnek olmuş ve işçi sınıfı mücadelesinin gelişmesine açıkça katkıda bulunmuşlardır. Yazının diğer bölümlerinde de üzerinde durulan DİSK/Limter-İş’in tersanelerdeki can güvenliği mücadelesi böyle bir mücadeledir. Ama bu türden başarılar da istisnaidir.

Yorumlar