porno izle
analiz

Marx ve Engels’in birlikte yazdıkları “Alman İdeolojisi”nde, “insanlar ve sahip oldukları ilişkiler tüm ideolojilerinde sanki Camera Obscura’daymış gibi baş aşağı çevrilmiş bir biçimde görülüyor” şeklinde bir ifade geçer. Camera Obscura, fotoğraf makinesi ve kameranın öncüsü görülebilecek bir alettir ve görüntü kaydetmeye yarar, bu esnada görüntü Camera Obscura’ya baş aşağı, ters dönmüş bir şekilde gelir. İşte Marx ve Engels bu metaforu kullanarak kapitalist toplumda hakikatin nasıl tepetaklak edilmiş, baş aşağı çevrilmiş olduğuna işaret eder, ideolojinin işlevini açıklamaya çalışırlar.

Günümüz Türkiyesi’nde ideoloji, “hakikatin çarpıtılması”nın da ötesine geçerek hakikatin baş aşağı çevrilmesine dönüşmüş durumdadır. Rejimin sözcüleri, ideolojik aygıtları ve organik aydınları sistematik bir şekilde hakikati çarpıtmakla yetinmemekte, onu tepetaklak etmekte ve söylemlerini bunun üzerine kurmaktadırlar.

Örnek mi? Şu açıklamaya bir bakalım: “Açık konuşuyorum, Gezi olayları bir yönüyle de İstanbul’un bu farklılıkları bir arada yaşatabilme kabiliyetine yapılan bir saldırıydı. Kendi düşüncelerini, ideolojilerini, kendi hayat biçimlerini İstanbul’a ve onunla birlikte tüm ülkeye dayatma hevesi içindeki bir grubun yönlendirmesiyle yaşanan bu olaylar en büyük zararı İstanbul’a verdi.”

Siyasal ve toplumsal yaşamın bütün alanlarının planlı programlı bir şekilde din/mezhep ekseninde dönüştürüldüğü, anaokulu seviyesine indirilen zorunlu din derslerinden bütün bir ortaöğretimin imam-hatipleştirilmesine uzanan genişlikte topluma dinselleşmenin dayatıldığı, kitlelerin din ve milliyetçilik eksenli bir kutuplaşma üzerinden başkanlık projesine razı edilmeye çalışıldığı, buna itiraz edenlerin ise “iç düşman” ve “terörist” olarak kodlandığı bir Türkiye’de kendi hayat tarzını dayatanın “Geziciler” olması hakikatin baş aşağı çevrilmesi değilse nedir?

Cuma namazı kılanlar için güvenlik önleminin alındığı, isteyenin içkisini içtiği ve kimsenin karışmadığı, çevrecisinden feministine, Kemalist’inden Kürt’üne, sosyalistinden eşcinseline, örgütlü ya da örgütsüz, toplumun farklı kesimlerinden milyonlarca insanın dâhil olduğu, maruz kaldığı şiddete şiddetle yanıt vermeyi tercih etmemiş, bu yüzden de naif diyebileceğimiz, farklılıkları özgürlük ve eşitlik talebinde buluşturan Gezi’nin dayatmacılıkla itham edilmesinden daha iyi bir örnek gösterilebilir mi hakikatin tepetaklak edilmesine?

Devam edelim ve Firuzağa saldırısına bakalım. Bir Koreliye ait plakçı dükkânında, dünyaca ünlü Radiohead müzik grubunun albüm tanıtımı için düzenlenen parti Ramazan’da içki içildiği gerekçesiyle basılıyor, içeridekiler yakmakla, öldürmekle tehdit ediliyor, yapanlar iki gün sonra gözaltına alınıyor ama hemen serbest bırakılıyor.

Konu hakkında en yetkili ağızdan yapılan açıklama ise şöyle: “Ramazan günü sokaklara taşan bu tarz bir etkinliğe kalkışmak ne kadar yanlışsa buna kaba güç kullanarak müdahale etmek de o kadar yanlıştır. Burada iki taraf da hatalıdır. Kendi milletinin kendi şehrinin hassasiyetlerine saygı duymayanlar ve buna demokratik olmayan bir tepkiyle mukabele edenler yol açtıkları arbede ile maalesef misafirperverliğimize gölge düşürmüşlerdir.”

Camera Obscura iş başında. İçki içmekle içeni tehdit etmek, kendi özel alanında eğlenmekle buna saldırmak, temel hak ve özgürlükleri kullanmakla bunları şiddet aracılığıyla bastırmak “milletin hassasiyetlerine saygı” üzerinden eşitleniyor, verilen tepki haklı bulunuyor ama “demokratik olmaması”na vurgu yapılıyor ve böylelikle mevzu yöntemi yanlış seçmeye indirgenirken, asıl suçlu “milletin hassasiyetlerini gözetmeyenler” oluyor.

Rejimin propaganda aygıtı ise bununla yetinmiyor ve derin güçlere dikkatimizi çekiyor. Buna göre ortada bir saldırı yok, Müslümanları töhmet altında bırakmaya yönelik yeni bir 28 Şubat girişimi, bir provokasyon var, olay anında canlı yayın yapılmış, 17 ülkeden izlenmiş, hiçbir şey tesadüf değil vs. Yeterli mi, değil elbette. Her şey evli, çocuklu ve elbette başörtülü bir kadına laf atılmasıyla başlıyor, semtteki dindarların üzerinde “mahalle baskısı” var, aslında amaç kentsel dönüşüm ve rant kavgası..

Askerle kim müttefik, hangi 28 Şubat, “mahalle baskısı” kavramı neye işaret ediyor, bu ülkede kim azınlık kim çoğunluk, baskı kimin üzerinde, niye hep “Başörtülü anneye küfür ettiler” masalına sarılınıyor, kentsel dönüşüm politikalarının sahibi kim, rantı kim ve nasıl dağıtıyor sorularının bir cevabı yok elbette. Rejimin ideolojik aygıtları gün 24 saat fabrika misali çalışıyor, yalanı yeniden ve yeniden üretiyor, hakikati baş aşağı çeviriyor. Bize ise bıkmadan usanmadan yalanın saltanatına karşı durmak, hakikati savunmak düşüyor.

Yorumlar