banner
banner
banner
porno izle
analiz

Melih Gökçek, artık Ankara büyükşehir belediyesinin başkanı değil. Ne güzel bir 29 Ekim.

İnsanlık için bir önemi olmayan ancak ‘bizler’ için büyük bir adım bu! Gönül isterdi ki ‘Seçimle gelen seçimle gider’ gibi ‘ilkeler’e boyun büküp hiç olmazsa bir an olsun ‘TV tartışma programı konuğu performansı’ sergileyeyim ancak hiç gerek yok. Çünkü demokratik ilkeler, demokratik sistemlerde işlevseldir. Evet, yarın pek farklı olmayacak, Ankara’nın yaşadığı travma kolay kolay tedavi edilemeyecek ve belki daha iyisi de gelmeyecek. Kabul. Buna mukabil Gökçek’in artık olmaması başlı başına müjdeli bir haber.

Melih Gökçek gibi gelen, Melih Gökçek gibi davranan biri, Melih Gökçek gibi gitmeliydi ve öyle gitti. Gönderilerek.

Çok önemli iki şey yapmış oldu Erdoğan ve ona itiraz edemeyen, etme ihtimali olmayanlar. Öncelikle, bambaşka gerekçelerle de olsa Ankara’yı anlatılmaz bir çileden kurtardılar ve ikinci olarak, Türkiye sağının/siyasal İslamcısının ‘milli irade’den ne anladığını, tarihi değeri olan bir örnekle sergilediler.

İkinciden başlayalım. Milli irade terimi ve ondan çıkan kavga, büyük ölçüde 1950-1960 arasında olup bitenlerden kaynaklanır. 1961 Anayasası’nın ‘egemenlik’ tanımını değiştirmesi ve başta AYM’nin kurulması olmak üzere yargı bağımsızlığı ile özerk kurumlar konusundaki düzenlemeleri, özellikle Demirel iktidarının (1965) ortalarından (1967-68 gibi) itibaren eleştiri konusu oldu. Türkiye sağı ve onun karizmatik liderleri, demokrasinin olmazsa olmazı ‘güçler ayrılığı’nı yaşama geçirmeye yönelik ‘fren ve denge’ mekanizmalarıyla sürekli sorun yaşadı. Menderes ve Bayar’ın milli irade tanımına her zaman sadakat duydular.

1950’lerde DP’lilerin biraz da 1924 Anayasası’nın hükümlerinden kaynaklanan (ancak kesinlikle böyle bir yorumu zorunlu kılmayan) milli irade/egemenlik algısı şöyleydi: Egemenlik TBMM’de temsil ediliyorsa ve ben o Meclis’te çoğunluğa sahipsem, demek ki milli irade, benim. Peki azınlık? Güçler ayrılığı? Denge mekanizmaları? Yargı? İşte bunları sağlama alacak mekanizma 1961 Anayasası ile yaratıldı ve o gün bu gündür genellikle iktidar olan sağ partiler ile son 15 yılın siyasal İslam temsilcisi AKP, Bayarcı ‘milli irade’ düşüncesini benimsemeyi/savunmayı sürdürdü.

Ancak AKP, söz konusu ‘çoğunlukçu milli irade’ savunusunu, kendinden önceki iktidarları mumla aratır noktaya vardırdı. Herhangi bir demokraside yeri olmayan bu anlayışa göre; seçimle ‘çoğunluğu’ elde eden, istediğini yapar! Oysa seçim, yalnızca kimin yöneteceğini belirler, nasıl yönetileceğini değil. Ona karar verecek olan seçmen değil, anayasa ve yasalardır. Türkiye’de askıda olan anayasa!

Sonuç: 2002 yılında, yüzde 10 seçim barajı nedeniyle geçerli oyların yüzde 45’i değerlendirme dışı kaldığı için, yaklaşık yüzde 35 oy ile tek başına iktidara gelir ve bunun adına da milli irade dersin! Hiç bir medeni memlekette olmayan yüzde 10 barajlı milli irade… AKP, tarihsel bir iki yüzlülük ve çarpıklıkla malul milli irade söylemini, zirveye taşıdı.

İşte bu nedenle Gökçek ve diğerlerinin istifası son derece‘yerinde’ bir gelişme. Zira 2017 yılında ‘milli irade’, Erdoğan’dır. Haliyle Gökçek ve diğerleri yalnızca aldıkları oyla değil, tek karar vericinin lütfuyla geldiler her seferinde ve onun fikir değiştirmesiyle gidiyorlar. Onun yerine bir tükenmez kalem aday gösterilseydi, herhalde azımsanmayacak oy alırdı. Böyle bir rejimde aksini düşünmek güç.

Dolayısıyla hâlâ bir parti ve ‘istişare’ varmış, ya da örneğin bir belediye meclisinden ve TBMM’den söz edilebilirmiş (hele ki son İçtüzük değişikliği ardından!) gibi davranmanın, daha saf görünmek dışında anlamı yok. Türkiye’de ve AKP’de, tek karar vericinin isteği dışında bir şeyin geçekleşme ihtimali neredeyse hayal. 16 Nisan’daki ‘Evet’, böylesi bir sisteme verildi.

Bursa belediye başkanı veda konuşmasında, halkoylamasında yüzde 53 evet oyu çıkarma başarısını hatırlatmış. Tebrikler! Sayelerinde Türkiye görülmemiş saçmalıkta bir sisteme geçti. Şimdi, kendi sonunu da getiren o ‘oy oranı’nın turşusunu kursun.

Türkiye seçmeninin yarısı ve şu anda istifa eden başkanlar, tam olarak başlarına (başımıza!) bu gelsin diye çaba harcadılar halkoylamasında. Artık tek karar verici var, frenleyici başka hiç bir kurum ve kişiye tahammül etme ‘şansı/niyeti’ olmayan bir karar verici. Gerisi fasa fiso…

Özetle, biz ne kadar yazarsak yazalım, anayasa ve tarih kitapları ne kadar anlatırsa anlatsın boş. Türkiye sağı ve siyasal İslamcısı’nın milli iradeden anladığı tam olarak budur. Seçilmişler-atanmışlar gibi manasız tartışmalar sona erdi artık. İrade-i milliye değil, bir diğer belediye başkanının ifadesiyle, irade-i külliye. Gökçek, Erdoğan sayesinde/isteğiyle ve ‘o seçim gecesi’ atı alanın Üsküdar’ı geçmesiyle belediye başkanlığı koltuğuna oturdu, Erdoğan’ın isteğiyle gidiyor. Kumaşı bu olan bir demokraside seçim/demokrasi sohbetleriyle insanları iyiden iyiye alık yerine koymanın âlemi yok.

Gelelim istifanın diğer yararına. Melih Gökçek’siz Ankara’ya…

Gökçek Keçiören belediye başkanı olduğunda ben 14 yaşındaydım. Kenan Evren cumhurbaşkanı, Turgut Özal başbakandı. 1991’de Refah Partisi milletvekili olduğunda Mülkiye’de öğrenciydim. 1994’te Ankara belediye başkanı seçildiğinde, kara haberi yurt dışında aldım. O tarihte Michael Jackson sahnede dans ediyordu.

Sonraki seçimlerde kazanmasında, sosyal demokratların basiretsizliğinin ve malum ‘hizmetler’in büyük payı oldu. 50 yaşıma merdiven dayadım ve Gökçek, başkenti yönetiyor. 94 yıllık Cumhuriyet’in 23 yılı. Keçiören’le birlikte neredeyse Cumhuriyet’in üçte biri. 1994’ten bugüne Türkiye ve Dünya hayli değişti. İki şey aynı kaldı: Melih Gökçek ve dokunulmazlığı kaldırılan Kürt siyasetçilerin cezaevine girmesi!

‘Özgül ağırlık’ tarafından gündeme getirilen ‘parsel parsel satma’ iddiasını vs. bir yana bırakalım. Bunları gazetelerin ‘bir kısmından’ okuyorsunuz nasıl olsa! Daha çok konuşulur.

Eğer 1988’de öğrenci olarak gittiğim Ankara’ya tek çivi çakmasaydı Gökçek, şu anda çok daha sevimli bir şehirdi.

Siz hiç şehrinizdeki güzel cadde sinema ve tiyatro yapılarının tek tek kapandığına tanık oldunuz mu? Biz olduk.

Siz hiç yüksek maliyetli o tuhaf ‘şehir kapıları’nın altından geçerek evinize vardınız mı? Biz varıyoruz.

Siz hiç her köşe başında anormal şekillerde saat kuleleri olan bir şehirde yaşadınız mı? Biz yaşadık.

Siz hiç Ankara’nın kalbi denilen Meclis kavşağında ‘dört yana bakan kol saati’nden heykel hayal ettiniz mi? Gökçek etti.

Peki, başkentte dinozor heykeli hayaliniz var mıydı? Ya robot heykeli? Gökçek’in vardı.

Bir sabah kalkıp şehrin merkezinde, Kızılay’da artık karşıdan karşıya geçemeyeceğini gördünüz mü hiç? Biz gördük. Yaya geçitlerine taş bloklar koymuştu. Gözünüzün önüne getirmekte zorlanıyorsunuz değil mi? Hayal gücünüz sınırlı da ondan. Yüz binlerce insana, “Alt geçitten geçin” dediler. Neyse ki uzun sürmedi.

banner
banner
banner

Ya şehrinizin sokak isimleri, ana cadde isimleri değiştirilip hiç tanımadığınız Kırgız, Türkmen, Azeri yazar ve devlet adamlarının adlarıyla bezendi mi? Yok canım, olmamıştır herhalde!

Her Allah’ın günü belediye panolarında saçma sapan siyasi ilanlar, muhalefete hakaretler okudunuz mu? Biz okuduk.

Sabahları işe giderken, Gökçek’in çipil gözleriyle sırıtan o suratını izlemek zorunda kaldınız mı otobüslerde? Biz kaldık.

Başta Cinnah, neredeyse her ana caddede, ağaçların yeşil ışıklarla aydınlatıldığına tanık oldunuz mu? Yeşil bitkilerin yeşil ışıklarına! Biz olduk.

Yol kenarlarına yapay şelaleler inşa edildi mi? Burada edildi.

Kimi yılışık taksiciler, gecenin bir vakti onu öven tiratlar attı mı size? Bize attılar.

Musluklarımızdan kara sular akarken, TV’ye çıkıp lıkır lıkır su içen biri yönetti mi şehrinizi? Bizimkini yönetti.

Yaşadığınız yerde, inşa edildiği günden bugüne hiç kimsenin kullanmadığı üst geçitleriniz var mı? Bizim var.

Şehrinizin tarihi amblemi inatla değiştirilip her yere kedi karikatürleri serpiştirildi mi? Ankara’da oldu.

Başkentin tam göbeğinde, Kızılay’ın merkezinde devasa bir ‘elektronik lale’ düşünebilir misiniz? Lale diyorum, lale. Işıklı. Her bir yaprağından başka bir yazı geçiyor. Cumhuriyet’in başkentinde.

Hepsi bir yana;

öldürülmüş gencecik insanların, Sarısülük’ün; daha cenazesi soğumamışken ‘polise teşekkür eden’ o pankartın altından yürümek zorunda kaldınız mı, bir sabah? Biz kaldık.

Hangi birini anlatayım. Kaç yazı olsun. Sayfalar, aylar yıllar yeter mi?

Gökçek, bizim gençliğimizdir. O sırıtan yüz ifadesi, yıllarımızdır. Öyle İstanbullular, İzmirliler gibi yaşamadık şekerim biz. Ankara’da Gökçek varken akıl sağlığını yitirmeden yaşamanın bizatihi kendisi ‘direnmek’ti. Direndik. Siz bilmezsiniz bu duyguyu!

Şimdi “Aman efendim seçimle gelen seçimle…” cümleleri kurulmasın boşuna. Nasıl bir sistemde ve memlekette yaşadığımızın farkındayız. Kendilerini istifa ettirene, bir kez daha teşekkür ederim. Bir taşla birden çok ‘gerçeği’ ifşa ettiği ve Ankara’yı ondan kurtardığı için.

Mensubu olduğu siyasi hareketin tek bir ferdi arkasında durmadı. Ne güzel. Tek bir seçmeni tepki gösterip verdiği oya sahip çıkmadı. Harika. Çevresindeki çıkar ağı, bir anda bir başkasının ağı olmak üzere saf değiştirdi. Müthiş. Her şey hak edildiği gibi, hak ettikleri gibi cereyan ediyor. Bunların hallerini, yıllarca büyük şehirleri yönetmiş ‘muktedir’ adamların çaplarını, acizliklerini izlemek, son derece ibret verici bir deneyim.

Geldiği gibi gitmeli herkes. ‘Herkes’ hak ettiğini yaşamalı, ne eksik ne fazla. Gökçek, ‘emrin demiri kestiği’ rejimin, mütemadiyen sırıtan yüzüydü. Gönderildi.

 ‘Daha fazlasını hak ediyorlar’ diyorsanız eğer, çok haklısınız. Hiçbir sakıncası yok. BETER OLSUNLAR… (DİKEN)

Yorumlar

Video Porno Incesti