banner
banner
banner
porno izle
analiz

“Gezi kuşağı kendi içinde inanılmaz derecede büyük bir deneyim havuzu taşımaktadır. Gelecek sadece yarının değil aynı zamanda bugünün de meselesidir. Bizim çağımızın kapılarının açılması hiç de uzak değildir. Yarınlar ancak bunun için mücadele ettiğimiz ölçüde bizim olacaktır.”

Faşist diktatörlüğün adım adım inşa edildiği, toplumsal muhalefetin soluk borularının AKP/Saray iktidarı tarafından gün be gün tıkanmaya çalışıldığı, Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnameleri’yle binlerce insanın işsizliğe, grevsizliğe, eylemsizliğe mahkum edildiği, her türlü hak arayışının önüne zor aygıtının dikildiği, yani kısacası eşine zor rastlanır bir toplumsal çöküş döneminde gençlik hareketinin önemini, neleri başarabildiğini/başarabileceğini tartışmak elzem görünüyor. Bu yazıda 68 devrimci kuşağının dönemin politik atmosferini nasıl yönlendirdiğini, militan bir kitle hareketi olarak egemen sınıfları nasıl titrettiğini ve günümüz Gezi kuşağının 68 hareketiyle arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları olası bir değişim sürecinin ana aktörlerinden olan geleceğin insanları gençler üzerinden incelemeye çalışacağım.

Gençlik: Geleceğin insanları

Gençler yani geleceğin işçileri, köylüleri, burjuvaları, anneleri, babaları, askerleri, bürokratları, devrimcileri, faşistleri… Kısacası ya yeninin kurucuları ya da eskinin koruyucuları.

Kadir Cangızbay, “Gençlik, toplumların ‘her zaman yapılaşabilme gücüne sahip olup ancak her zaman yapılaşmış bir halde bulunmayan’ bir kesimidir” demişti. Bu yapılaşabilme gücünü içinde barındıran gençlik, her dönem kitle hareketlerinin ana örgütlenme hedeflerinden biri olmuştur. Bunun temel nedenlerinden bir tanesi de gençliğin aynı zamanda biyolojik olarak dinamik ve güçlü bir yapısının olmasıdır. Gençler yaşam tarzlarının, düşünce biçimlerinin, toplumsal ilişkilere bakış açılarının henüz tam olarak net ve gelişkin olmamalarından kaynaklı “kolay dönüştürülebilir ancak potansiyeli yüksek bir güç” olarak kodlanmıştır bu hareketler tarafından.

Gençlik, durağanlığa karşı hareketin ve değişimin kendisidir. Her kuşağın kendine özgü ilişkiler ağı olduğundan gençlik önceki kuşaklarla her zaman çatışma içerisindedir. Kuşaklar arası çatışmanın temel nedenlerinden bir tanesi, eski kuşakların kendi dönemlerinin üretim ilişkileri ve düşünme biçimlerine saplanıp kalması, gençliğin ise sürekli değişim geçiren yaşamı/toplumu/maddi dünyayı algılamaya açık olmasıdır. Bu çatışmanın sonucunda bu ilişkiler ya önceki kuşağın ilişkiler ağı çerçevesinde değişir dönüşür ya da eskiyi reddederek inatçı bir sıçramayla kendi özgün ilişki ağını sürdürmeye ve kendi içinde de sürekli değişmeye devam eder. Eskinin kabulünün de reddiyesinin de sistemin yeniden üretilmesinde rolü olabilir. Ancak eskinin kabulü sistemin yalnızca yeniden üretilmesine hizmet edebilecekken reddiyesi yeni toplumsal ilişkilerin geliştirilmesine hizmet edebilir. İşte tam da bu nedenden dolayı egemenler ya da ezilenler, var olanı muhafaza etmek isteyenler ya da yıkmak isteyenler için gençlik temel örgütlenme alanlarından birisidir.

Gençlik bir toplumsal kategori olarak bütün toplumsal mücadele alanlarında varlığını sürdürmektedir. İşyerlerinde, üniversitelerde, liselerde, mahallelerde, yani kısacası tüm alanlarda gençlik bulunduğu alanın temel dinamiklerinden bir tanesidir.

Bu yazıda üniversite gençliğinin yani öğrenci gençliğin mücadele tarihindeki rolünü ve imkanlarını tartışmaya çalışacağım.

Üniversite, öğrenci hareketi ve bilimin direnişi

Üniversiteler doğası gereği eleştirel düşüncenin ve bilimin ana üretim merkezlerinden olmuştur. Üniversite ile üniversitede üretilen bilimi tekeline almaya çalışan sistemler -üretim biçimleri- arasındaki mücadele bazen 68’de olduğu gibi dünya geneline yayılan bir isyan dalgası şeklinde bazen de lokal olarak ama neredeyse her deneyimde yaşandığı bütün toplumu derinden etkileyen birer toplumsal kalkışma olarak ortaya çıkmıştır. Öğrenci hareketinin “isyanın” ortaya çıkartılması ve yürütülmesindeki belirleyici rolü göz ardı edilemeyecek kadar büyük olmuştur. Akademik-demokratik alanda verilen mücadele, birçok kez genel demokrasi mücadelesine öncülük etmiştir.

Frankfurt Okulu mensuplarından Herbert Marcuse ( 68’in üç M’sinden biriydi -diğerleri de Marx ve Mao’ydu-) hatalı bir biçimde, mücadelenin ancak ne yapıp ne edip tam bir bütünlükle var olana karşı direnmeyi başarmış bir grup tarafından yürütülebileceğine ve öğrencilerin de bu marjinal gruplardan bir tanesi olduğuna inanıyordu. İşçi sınıfının kapitalizmle tamamen iç içe geçtiğini ve bu bütünleşmenin onun devrimci çizgisini kaybettirdiğini düşünüyordu.[1] Öğrenci hareketinin tarihsel rolünü kavramada birçok hareket bu hataya düşmüştü ve öğrencileri bir devrimci sınıf olarak tarifliyorlardı. Oysaki öğrenciler henüz üretim ilişkileri içerisinde herhangi bir unsurun bir parçası olmadıkları gibi üniversiteler de -bugün olduğu gibi- kapitalistler için birer kalifiye eleman üretim merkezi ve ideolojik hegemonya araçlarından bir tanesiydi. Karşı koyuş olmadığı ölçüde piyasacı ve bürokratiklerdi. Zaten 68 öğrenci hareketinde yer alan öğrencilerin %80’i orta sınıf çocuklarıydı.

Üniversite hareketinin mücadelesi kuşkusuz sistem içerisinde bir gedik açmaya hizmet ederken topyekün olarak anti-kapitalist devrimci bir nitelik taşımıyordu. Yani öğrenci hareketi genel olarak devrimci bir nitelik taşımaktan ziyade demokrasi mücadelesinin bir bileşeniydi.

Öğrenci hareketi özellikle 68’te büyük alt üst oluşların kapılarını araladı ve birçok yerde aralanan kapıdan içeri girmeye ramak kalmıştı. Ancak mücadelenin öğrenci direnişlerinden işçi sınıfı direnişlerine dönüşmediği bütün yerlerde süreç içinde sönümlendi ve kayboldu. İşçi sınıfının yeniden siyaset sahnesine çıkmasına yol açtığı bütün yerlerde ise direniş devrimci bir örgütlenme imkanı yarattı.

68 kalkışması ve “kaldırım taşlarının altındaki kumsal”

Yıl 1968. Uzun yılgınlık ve yenilgi döneminin öğrenci gençlik heyulasıyla bir umut mevsimine dönüştürüldüğü ve baharın gelişinin müjdelendiği yıl.

Dünyada sosyalist hareket çıkmaza girmiş, kapitalizmin altın çağının parıltısı bütün gözleri kör etmiş, üniversitelerin piyasacılaşma eğilimi artmış, işçilerin, öğrencilerin ve bütün toplumun büyük geri çekilişi devam ederken bir yandan da Küba Devrimi patlak vermiş, Vietnam halkı Amerikan emperyalizmine karşı topyekun direnişe geçmiş, siyah hareketi ayrımcılığa karşı başkaldırmış ve küçük küçük isyan dalgaları büyümeye çalışıyordu o yıllarda.

İşte 68 kalkışması tam da bu süreç içerisinde yoğruldu ve gelişti. 68 ilk olarak Amerika’da siyah hareketinin direnişinin etkisiyle, anti-emperyalist ve savaş karşıtı argümanlarla ortaya çıktı. Sonrasında dalga dalga tüm dünyaya yayılan kalkışma, birçok yerde büyük kitlesel direnişlere yol açtı hatta bazı yerlerde militan ve ihtilalci bir sosyalist hareketin oluşumunda ve gelişiminde büyük katkısı oldu.

Fransa’daki olaylarla ilgili bir İngiliz broşüründe bir görgü tanığının söyledikleri çok çarpıcıydı ve direnişin ne anlama geldiğini inanılmaz sade biçimde açıklıyordu:

O güne kadar herhangi bir şey söyleme cesaretini asla bulamamış olan insanlar, birdenbire kendi düşüncelerinin dünyadaki en önemli şey olabileceğini hissettiler ve bunu dile getirdiler. Sıkılganlar, iletişim kurmayı başardılar. Mahzun ve yalıtılmış olanlar aniden, kolektif gücün kendi ellerinde bulunduğunu keşfettiler. Önceden kendilerini, ne denetlemeyi ne de anlamayı başarabildikleri kurumlara boyun eğen, yalnız, aciz kuklalar olarak görenler, dehşet verici bir birliktelik ve dayanışma dalgasına kapıldılar. Bir duvara yazılmış olan şu söz ne güzel ifade ediyor bunu: ‘Deja dix jours de bonheur’ (Şimdi elde var on günlük mutluluk).[2]

68 öğrenci hareketinin ortak mücadele hattı anti-demokratik üniversiteye karşı çıkış ve anti-emperyalizmdi. Şöyleki, hareketin başladığı Amerika’da Columbia Üniversitesi Dekan Yardımcısı Herbert Deane’nin 27 Nisan 1967’de yaptığı bir konuşmada söyledikleri mücadelenin doğrultusunu da ortaya koyuyordu : “Üniversite, kesinlikte demokratik bir kurum değildir. Burada kararlar demokratik bir biçimde alınacak olursa çeker giderim.” Doğu Almanya’daki Humbolt Üniversitesi’ne karşı- ki neredeyse bütün öğrenciler tarafından otoriter olarak tarifleniyordu- kapitalistler tarafından bir alternatif olarak oluşturulmaya çalışılan Berlin Özgür Üniversitesi (Batı Berlin) ilk baştaki üniversitenin bütün bileşenlerinin söz hakkı olduğu demokratik işleyişinden yavaş yavaş sıyrılıyor ve anti-demokratikleşmeye başlıyordu.

Direnişin kalkışmaya dönüşmesi ve sokağa kitlesel yığılış öğrencilerin üniversite sorunları dışındaki konulara eğilmelerinden dolayı oldu. Özellikle bütün dünya genelinde Vietnam’a yapılan emperyalist müdahalenin haksızlığı ve iki paylaşım savaşının yarattığı yıkıntıların izlerinin hala silinmemesinden kaynaklı savaş karşıtlığı hareketin temel çıkış noktalarıydı.

Sokağa çıkan öğrencilerin birçoğu devlet aygıtıyla ve polisle ilk defa karşı karşıya geliyorlardı. Demokratik haklarını barışçıl biçimde kullanabileceklerini sanarken birden dehşet verici bir şiddetle karşılaştılar. Ancak bu baskı, iktidarların düşündüğünün aksine hareketin militanlaşmasının önünü açtı. Paris’te 10 Mayıs 1968 gecesi yaşananlar tarihe “barikatlar gecesi” olarak geçti. Öğrenciler artık sokak sokak, barikat barikat direnmeyi öğrenmişlerdi. Şiddetin çözümüne inanan iktidarlar açısından ağır bir tokattı bu.

Hareket ortaya çıktığında işçilerle arasındaki ilişkiler fazla gelişkin değildi. İşçiler, sokağa çıkan öğrencileri “ana kuzusu” olarak görüyorlar ve en ufak baskıda geri çekileceklerini düşünüyorlardı. Ancak öğrenci hareketinin direngenliği, o zamana kadar suskun kalmış işçi sınıfının cesaretlenmesine, reformizme ve pasifizme batmış “komünist” partilerden yavaş yavaş kopuşlarına yol açtı. Artık öğrencilerle işçiler barikatlarda birlikte çarpışıyorlardı. 1968 1 Mayısında 30 bine yakın işçi SDS’nin ( Alman Sosyalist Öğrenciler Birliği ) çağrı yaptığı paralel korteje katıldı. Fransa’da yaklaşık 10 milyon işçi 1968 sonunda grevdeydi. İşçilerin başkaldırısı öğrencilerin öncülük etmesiyle değil kendi yaşam koşullarının onları direnişe yöneltmesiyle olsa da; işçiler, öğrencilerin militanlığından cesaret almışlardı.

DEV-GENÇ ve militan proletarya sosyalizminin nüveleri

banner
banner
banner

68’in dünya geneline yayılan isyan dalgasının en şiddetli yaşandığı ve sonrasında ihtilalci bir komünist hareketin yaratılmasında öncülük ettiği yerlerden bir tanesi de Türkiye oldu. 61 Anayasası’nın görece özgürlükçü bir atmosferi ortaya çıkartması ve özellikle örgütlenme özgürlüğünün geniş yorumlanması daha öncesinde ceberut devletle çarpışan demokratik muhalefetin yayılmasına olanak tanıdı.

Türkiye’de öğrenci hareketi salt üniversite sorunlarıyla değil memleket meselelerinin üniversite sorunlarıyla iç içe geçtiği tespitiyle bütünlüklü bir mücadele programıyla yola çıktı. Temelde anti-oligarşik ve anti-emperyalistti. Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi öğrencilerin, 1965 yılında Fikir Kulüpleri’nin ortak bir çatıda toplanmasıyla oluşan FKF yönetimini oluşturması ve bu sayede TİP’le arasındaki organik ilişkiyi oluşturması hasebiyle öğrenci hareketi başka bir seyir aldı.

Hareket artık sosyalizme yakınlaşmış, hiç değilse anti-emperyalist olmuştu. 6. Filo gösterileri ve Amerikan askerlerinin denize dökülmesi, Kommer’in arabasının yakılması gibi eylemler hareketin topyekün militanlaşmasının önünü açıyordu.

TİP’in gittikçe artan reformist ve pasifist çizgisi genç üyeleriyle arasındaki açının büyümesine, en sonunda da geri dönüşü olmayan bir kopuşa yok açtı. FKF ile TİP arasındaki organik bağ da böylece kopmuş oluyordu. 9-10 Ekim 1969’da gerçekleştirilen son FKF genel kurulunda yapılan isim değişikliğiyle öğrenci hareketi ihtilalci ve militan çizgisinin oluşturulması yolunda önemli bir adım atıyordu. Bu son genel kurulda FKF’nin adı Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu ( DEV-GENÇ) olarak değiştirildi.

Anti-oligarşik ve anti-emperyalist DEV-GENÇ’in daha önce yoğrulan militan çizgisi kendisini bir anda sokakta pişirmeye başladı. O zamana kadar eşi görülmemiş derecede bir kitlesel direnişin öncüsü oldu. Devrimci öğrenciler kendilerini halk için canlarını ortaya koyan bir feda kuşağı olarak tarifliyorlardı. Yani mücadele aslında başkaları için yürütülüyordu. Bir dizi tartışmanın sonucunda ortaya çıkan fikir ayrılıklarının yanında ortaklaştıkları temel mesele buydu. Oysaki sonradan kabul edileceği üzere mücadele aynı zamanda kendileri için de verdikleri bir mücadeleydi.

Anlatılması ve anlaşılması sayfalar sürecek DEV-GENÇ en sonunda bu coğrafyada militan ve ihtilalci bir sosyalist hareketin de tohumlarını yeşertti. Hem 12 Eylül darbesi sonrası Kenan Evren’in biz gelmeseydik onlar gelecekti dediği Fatsa’daki özyönetim biçimlerini hem de Kurtuluş, Devrimci Yol, Halkın Kurtuluşu gibi kitlesel ve militan devrimci örgütleri yarattı. Bu, birçok ülkede gerçekleşemeyen 68 öğrenci gençlik hareketinin işçi sınıfının siyasal hareketine dönüşmeye başlamasını temsil ediyordu. Bu dönüşüm hareketin uzun soluklu olmasını sağladı.

Gezi, isyan, sanal gerçeklik ve “yeni insan”

“Kötü zamanlarda iyimser olmak sadece aptalca bir romantizm değildir. Bu, insanlık tarihinin sadece gaddarlık tarihi değil, aynı zamanda merhamet, fedakârlık, cesaret ve şefkat tarihi olduğu gerçeğine dayanır. Bu karmaşık tarihte, durduğumuz yer yaşamlarımızı belirleyecektir. Eğer sadece en kötüsünü görürsek bu bizim bir şeyler yapma kapasitemizi yok eder.

İnsanların onurlu davrandıkları zamanları ve yerleri hatırlarsak- bu bize yapabilme enerjisi ve en azından dünyayı farklı bir yöne sevk etme imkanı verir. En azından harekete geçersek, eylersek, büyük ütopik geleceği beklemek zorunda kalmayız.

Gelecek, bugünlerin sonsuz halefidir ve bugün insanlığın yaşaması gerektiğini düşündüğümüz gibi yaşaması için, çevremizde kötü olan her şeye başkaldırmanın kendisi fevkalade bir zaferdir.” ( Howard Zinn)

İsyanlar ve devrimler toplumsal birikimlerin bir sonucu ve patlama noktasıdır. Lenin’in dediği gibi: “Bazen yıllar geçer hiçbir şey olmaz ama bazen birkaç haftada o yıllarca olmayan şeyler oluverir.” Hiçbir isyan bundan azade değildir, aynen Gezi’de olduğu gibi. Gezi, yukarıda alıntı yaptığımız 68’i anlatan İngiliz broşüründeki gibi daha önce harekete geçmeye korkmuş insanların bir başkaldırısıydı. Ama bu o zamana kadar herkesin sustuğu anlamına gelmiyordu. 68 -öncesi de dahil-,71-80 arası ihtilalci karşı çıkış, 90’lardaki sokak savaşları ve en sonunda AKP’ye karşı yürütülen bütün mücadelelerin birikiminin bir patlamasıydı Gezi (Arap Baharı’nın ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin etkisi de göz ardı edilemez.) Kuşkusuz ki kimsenin beklemediği bir biçimde kitleselleşmiş ve yayılmıştı ancak o güne kadarki verilmiş mücadelelerin deneyimlerinin bir sonucuydu.

AKP’nin kendi muhafazakar yaşam tarzını dayatması ve bunun dışında kalan bütün felsefi, ideolojik, dini/mezhepsel yaşam biçimlerine saldırısı bardağı taşacak duruma getirmişti. En sonunda bu karşı çıkışı yıllardır içlerinde taşıyan kitleler, ortak bir imge bulmuşlardı direnmek için; Gezi Parkı’nın yıkılması ve yerine Topçu Kışlası yapılması.

Gezi Parkı’na müdahale edilmesiyle birlikte tepki çığ gibi büyüdü. Sırrı Süreyya Önder’in adeta direnişi cisimleştiren “iş makinesinin önünde duran ve yıkımı engellemeye çalışan direnişçi” imgesi yıllarca korkuyla, baskıyla susturulmuş kitlelerde bir cesaret fişeği yaktı. 68’in bile ulaşamadığı bir kitlesellikle birlikte sokaklar birer direniş ve dayanışma akademisine dönüştürüldü.

Direniş, sosyal medya üzerinden örgütlendi ve gelişti. Yıllarca bilgisayarın/telefonun başında “yalnız” başına sanal gerçeklikte var olmaya çalışan gençler, sonunda reel gerçeklikte de kendilerini ifade edebileceklerini anlamaya başladılar. Direnişin meyveleri sonunda sosyal medya üzerinden öyle düşünen herkese yayıldı. Cesaret ilk olarak sanal gerçeklikte var etmeye başladı kendini. Ancak isyanlar asıl olarak reel gerçekliğin bir parçasıydı, sanal gerçeklik ise buna inanması zor bir güç kattı. Sanal gerçekliğin isyana yetmediği yerde insanlar sokaklara dökülmeye başladılar yavaş yavaş. Cesaret bulaşmıştı artık kanlarına.

Herkes direniş için bir şeyler yapabileceğine ve bir şeyleri değiştirebileceğine inanmıştı artık. Yapılan her şey eşine zor rastlanır bir şekilde kolektif olarak yapılıyordu. Herkes direniş için yeteneğine ve istediğine göre bir işin ucundan tutuyordu. Hiçbir işin ötekinden daha fazla önemli olduğunu düşünmüyordu kimse. Taş atanla Talcid tutan arasında, barikata taş taşıyanla sokakları sanatlarıyla güzelleştirenler arasında hiçbir fark yoktu.

Sosyalist hareket isyana önderlik edemedi ancak sokaklardaki militanlaşma ve dayanışma sosyalistlerin geçmiş birikimlerinin bir sonucuydu. Direnişin ana gücü gençlerdi. Daha önce direniş ve dayanışma deneyimlerini görmüş önceki kuşaklardan ziyade bu nesil, neo-liberal taarruz sonucunda oluşmuş yeni tip bir insan modelini temsil ediyordu. Neo-liberalizm insanları bireyciliğe ve yalnızlığa mahkum ederken post-modernizm de karmaşıklığı ve buna bağlı olarak hiçbir şeyin tam olarak anlamlandırılamayacağını, ideolojisizleştirilmeyi -doğal olarak sisteme entegre olmayı- aşılıyordu beyinlere. Bütün gelişmeler yeni tip bir insan modeli yaratmıştı ancak bu yeni tip insan sisteme entegre olmayı hiçbir şey yokmuş gibi kabul etmiyordu.

Bütün bu saldırılar altında sokağa ilk çıkanlar gençler oldu. Çünkü istedikleri gibi, kendileri gibi yaşamak istiyorlardı. İnsan toplumsal bir varlıktı ve türünün diğer üyeleriyle etkileşime geçme ihtiyacı duyuyordu. Gençler daha önce tatmadıkları, tadını damaklarında hala hissettikleri şeyleri tattılar; direnmenin dayanılmaz hafifliği, dayanışmanın sonsuz bağı gibi insanı insan yapan değerleri.

Artık AKP yıkılmaz bir duvar, Erdoğan da her şeyi gören, bilen ve yönlendiren Big Brother değildi. Sonrasında 7 Haziran 2015 seçimlerinde büyük bir hezimete uğratıldılar. Bu hezimetin ana aktörlerinden birisi yine gençlerdi. 7 Haziran sonrası savaş politikalarının hayata geçirilmesiyle -özellikle de Suruç ve 10 Ekim katliamından sonra- toplumsal muhalefet sokaktan yavaş yavaş geri çekilmeye başladı. Bu geri çekiliş bir teslim oluş değildi, sadece insani bir doğallıkla korkmuştu herkes. Bu geri çekilişin bir teslim oluş olmadığını kanıtlayan temel şey 16 Nisan referandumu ve sonrasındaki Adalet yürüyüşü oldu. Kadınlar kürtaja, kıyafetlerine karışılmasına, çocuk yaşta evliliklere karşı sokaklara döküldüler. Toplumsal muhalefet sadece geriye çekilmemiş, güç depolamış ve içinde daha da fazla öfke biriktirmişti. Yine bu sürecin temel aktörlerinden birisi gençlikti. Gençlik AKP’ye teslim olmayacağını her fırsatta gösteriyordu. Gezici Araştırma Şirketi’ne göre 18-27 yaş aralığındaki seçmenlerin %60,5’i Hayır oyu vermişti.[3] Hayır için sokak sokak, ev ev oy toplayanlar yine gençlerdi.

Bir çoğu geleceğin işçileri olan gezi kuşağının tarihsel birikimlerden hareketle kalıcı olabilmesinin ana koşullarından bir tanesi sınıf mücadelesi ekseninde hareket etmesi ve bunu örgütlü bir güce dönüştürebilmesidir.  

Faşizme karşı mücadelede Gezi kuşağının rolü

Faşist diktatörlüğün kurumsallaşmaya çalıştığı ve hayatlarımızı her geçen gün teslim aldığı koşullarda Gezi kuşağı geri çekilmiş ya da sindirilmiş gibi görünse de içinde sadece korku değil öfke de birikiyor. Direnişin ve dayanışmanın eşsizliğini sokakta barikat barikat deneyimlemiş bir kuşağın böylece kolay teslim olacağını sanmak ahmaklık olacaktır.

Faşizme karşı verilecek mücadele, temelinde bir demokrasi mücadelesidir. Kuşkusuz ki faşizmin geriletilmesindeki en büyük adım da bir Demokrasi Cephesi’nin inşasıdır. Bu cephe, faşizmin tamamen silmek istediği bütün demokratik hakların savunulması temelinde, faşizme karşı olarak birleşecek bütün demokrasi eksenli güçlerin bir araya gelmesi anlamına gelecektir. Demokrasi güçlerinin temel görevi, birebir ilişkilerden bütün toplumsal mücadele alanlarına kadar bu cephenin izdüşümlerini yaratmak olmalıdır.

Yukarıda tarihsel örnekleriyle açıklandığı üzere Türkiye’de demokrasi mücadelesi verenlerin en örgütlü ve diri olduğu yerlerden birisi üniversitelerdir. 68 öğrenci hareketi ve özellikle DEV-GENÇ deneyimi, 12 Eylül öncesi çok fazla genişleyen bir toplumsal muhalefete dönüşmesi hasebiyle toplumda günümüze kadar süregelen çok derin izler bırakmıştır. Sonrasında 90’larda yükselen öğrenci hareketi yine toplumsal muhalefetin en büyük kanallarından birisi olmuştur. Türkiye toplumunun gördüğü en büyük isyanlardan birisi olan Gezi direnişinin en büyük aktif güçlerinden birisi de -birçoğu her ne kadar örgütlü olmasa da- yine öğrenci gençlik olmuştur (AKP’nin mezhepsel dayatmalarına karşı militanlaşan Alevi gençliği de unutmamak gerekiyor).

Bütün bu tarihsel deneyimlerden yola çıkarak biriken toplumsal öfkenin patlayacağı ilk yerlerden birisi üniversiteler olacaktır. Ancak faşizme karşı birleşik ve gerçekçi bir odak göremeyen üniversitelilerde bu korku ve öfke hali çok daha fazla sindirilmeye hatta karşı saflara geçmeye kadar gidecektir. Öğrenci hareketi bu tehlikeleri göz önünde bulundurarak acil bir programla yola çıkmalı ve bütün tali meseleleri bir kenara atarak bu asli meselesine odaklanmalıdır.

Deneyimlerimiz yazacağımız tarihin mürekkebidir

Gezi kuşağı kendi içinde inanılmaz derecede büyük bir deneyim havuzu taşımaktadır. Gelecek sadece yarının değil aynı zamanda bugünün de meselesidir. Bizim çağımızın kapılarının açılması hiç de uzak değildir. Yarınlar ancak bunun için mücadele ettiğimiz ölçüde bizim olacaktır.

Şimdiden 68’in birikimlerinin üstüne kendi yaşam deneyimlerimizi eklemiş görünüyoruz. Yeter ki deneyimlerimizi hep birlikte mücadeleye kanalize edebilelim. Kazanamasak da denemiş oluruz ve bir sonrakinde bu yenilgiden de dersler çıkartıp tekrar direnişe geçeriz.

Unutmayalım, Howard Zinn’in dediği gibi zaten “Çevremizde kötü olan her şeye başkaldırmanın kendisi fevkalade bir zaferdir.”

[1] Barbara ve John Ehrenreich, 68 Öğrenci Ayaklanması-Uzun Yürüyüşün Kısa Baharı, Kıyı Yayınları, Haziran 1987, s.37

[2] Barbara ve John Ehrenreich, 68 Öğrenci Ayaklanması-Uzun Yürüyüşün Kısa Baharı, Kıyı Yayınları, Haziran 1987, s.87

[3] http://www.diken.com.tr/gezici-arastirma-referandumda-gencler-hayir-kurtler-evet-verdi/ (siyasi haber)

Yorumlar

Video Porno Incesti