banner
banner
banner
porno izle
GÜNDEM

“Kural olarak sosyalist kültürün, işçi sınıfının kültürü halinde süreklilik ve kesin bir nitelik kazanabilmesinin ancak sosyalist toplumsal kuruluş koşullarında mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Ne var ki, işçi sınıfı, kapitalizm koşullarında da, sınıf mücadelesi içinde sosyalist kültürün bazı temel kurucu öğelerini yaratabilir. Bunun olmazsa olmaz koşulu, iktidar için mücadele ediyor olmaktır.”

Aydın Çubukçu, (Kültür ve Politika, Evrensel Basım Yayın, 1991, sf. 92)

Türkiye sosyalist hareketi oldukça hacimli bir yayıncılık deneyimine sahip. Ağır faşizm koşullarında, pek çok sol siyasal grubun ‘temsil’ imgesine ve kabiliyetine sahip bir dergi ile adlandırılması ve giderek sol jargonda ‘dergi çevresi’ gibi bir kavramın yerleşik hale gelmesi de bunun göstergelerinden biri. Ancak bu deneyimin, hacmi kadar büyük bir nitelik birikimi sağlayıp sağlamadığı da tartışma konusu. Sol siyasetin, özellikle de tam bir ‘imha’ niyetiyle kendisine yönelen 12 Eylül faşizminin yol açtığı tahribat ortamında, sadece fiziksel olarak değil, teorik ve kültürel olarak da yer yer bir ‘korunma/savunma’ hattına gerilemek durumunda kaldığını kabul etmek gerekiyor. Devrimcileri bulmak ve yok etmek, yok edemediklerini işkence-hapishane-sosyal dışlama değirmeniyle etkisizleştirmek ve yıldırmak, devrimcileri bedenen ve moral olarak ezerken, halk sınıflarının birer kazanım olarak ağır bedeller pahasına biriktirdiği tüm kazanımları da madden ve manen çökertmek üzere silahlanmış olan 12 Eylül cuntasının yarattığı ‘yerel’ tahribata, çok geçmeden, uluslararası ölçekte bir karşıdevrimci kampanyanın eklenmesi, bu ‘savunma’ hatlarını daha da hırpaladı ve savunmacıların pozisyonunu daha da durağanlaştırdı.

80’li yıllarda, 12 Eylül saldırılarıyla hırpalanmış; Sovyetler Birliği ekseninde gerçekleşen, “glasnost”, “perestroyka” gibi kod isimlerle yürütülen ve yakın ve etkili başka dönüşümlerin habercisi olduğu hissedilen çalkantıların yarattığı belirsizlik karşısında hamlesiz; var olan güçlerini derlemek, “yeniden inşa olmak” gayretindeki bir ‘sol’ söz konusuydu.

Faşist asker yumruğunun gücü karşısında ‘imana gelmiş’; yenilginin faturasını bir ‘teslimiyet sözleşmesi’ne çevirecek şekilde ‘içeri’ye kesmiş ve bunu kendi varoluşsal pozisyonu olarak benimsemiş; yılgın, inkarcı ve hatta itirafçı bir ‘pozisyon’, özellikle kültür alanına hakim olmuştu. Bu teslimiyet çizgisi, Türkiye’de 12 Eylül rejiminin dolaysız bir şekilde ‘kolaylaştırıcısı’ olduğu ve uluslararası sisteme tam entegrasyonu amaçlayan ‘yeni kapitalist’ yönelimin ‘olanaklarını’ çarçabuk fark edip, işgal ettiği kültür alanından, bu yeni kapitalizmin ideolojik bir türevi olarak da örgütlenen ‘reklam-satış’ departmanına seğirtmekle kalmadı; bizzat kültür alanıyla reklam departmanı arasındaki sınırları silen bir işlevin gönüllü yol işçisi oldu. Ancak ‘teslim olmuş eskiler’in ucuz işporta tezgahında, itibarlı ‘özeleştiri’ kılıfına sarmalanmış propaganda ürünlerinden başka, bunlara bir adım daha olsun attırabilecek malzeme yoktu. İşgal ettikleri mevzileri ellerinde tutmaları olası değildi…

İşçi sınıfının 1989 bahar eylemleri, 1990’daki büyük madenci grevi ve özellikle kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesiyle güçlenen genel grev, sosyalist hareketteki derlenme çabasına ivme kazandırdı. Devrimciler, bir yandan sınıf hareketi içerisinde örgütlenmeye çalışırken, bir yandan da devrimci kurumları onarmanın, yeniden inşa etmenin çabasına giriştiler.

Bundan tam çeyrek asır önce, Aralık 1991’de yayın hayatına başlayan Evrensel Kültür dergisi, bu çabanın etkin araçlarından biriydi. Halen de öyle.

25 yıl önce, 12 Eylül faşizminin tahribatının yanı sıra; ekonomik, siyasal, kültürel alanda, fiziki ve ideolojik olarak örgütlenen, birleşik ve planlı, uluslararası burjuva saldırının rüzgarları sert esmeye başlamışken dikilmiş bir fidan… Kapitalizmden başka bir ekonomi biçiminin varolamayacağı yönündeki terennümün etrafına dizilmiş, burjuva kültür-sanat-felsefe tümenlerine karşı sosyalist kültürün eldeki birikimini ve yeni kurucu öğelerini yaratmak için yola çıkmış, geri dönüşsüz bir katardı Evrensel Kültür; Bu yazının başındaki Aydın Çubukçu alıntısında ‘hareket esası’ verilmiş olan bir lokomotif… ‘90’lı yılları küresel ölçekte bir ‘geçmişin inkarı, geleceğin gaspı’ paranteziyle kirleten egemen kültür nosyonu ‘postmodernizm’e karşı başlayan mücadelesi; ellerindeki bütün maddi olanaklara rağmen, bu saldırganların halen geçmişin hortlakları olmaktan öteye geçemeyecek, dolayısıyla bu alanda da kalıcı zaferler elde edemeyecek, son tahlilde ‘güçsüz’ bir sınıf düşmanı olarak işaretlemeyi başardı. İşçi sınıfının sosyalist kültürüne karşı, yok sayma ve bunu başaramadığı noktada itibarsızlaştırma taarruzuna geçen yerel ve ‘beynelmilel’ lejyonlara direnç gösterirken, üretim ilişkilerinin ve bu maddi doğanın yarattığı insan ilişkilerinin değişimini gözetleyen, ondan anlamlı sonuçlar çıkartan bir okul gibi çalıştı. Yazarlar, öykücüler, şairler, eleştirmenler kazandırdı.

25 yıl sonra bugün, sıralarında geliştiğimiz bir okul, saflarında durduğumuz bir barikat, sesiyle güçlendiğimiz bir itiraz olarak yerli yerinde duruyor. Başta onun büyük emekçisi Aydın Çubukçu olmak üzere, yolu onunla kesişmiş herkese, bu “kara deryalara bir fener ışığı” tutma şansını veriyor. Tutalım.

Yorumlar

Video Porno Incesti