porno izle
Bellek

Sayın Başkan, Sayın Üyeler,

Çağına ve toplumuna karşı görevini yerine getirmiş bir hocanın huzuru içindeyim şu anda. Yazdıklarım, yazılması gereken şeylerdi. Bugün yazmaya kalksam -en azından- gene aynı şeyleri yazardım. Hiçbiri hakkında en ufak bir pişmanlık duymuyorum. Kalemimden çıkmış her cümlenin -cümle ne demek- her kelimenin ve hecenin altında, entelektüel şeref ve haysiyetim yatmaktadır. İnsanım, hayatta dönebileceğim şeyler olabilir. Ama entelektüel şeref ve haysiyetimden, -ölüm bahasına da olsa- dönemem. Atilla İlhan’ın o yeni ve unutulmaz şiirlerinden birinin son mısraları geliyor aklıma :

O sözler ki kalbimizin üstünde/ Dolu bir tabanca gibi / Ölüp ölesiye taşırız/ O sözler ki bir kez çıkmıştır ağzımızdan/ Uğrunda asılırız.

Ben, içinde yaşadığım çağa ve topluma karşı, bir bilim adamı olarak sorumluluğumu yerine getirdim.

Şimdi, sorumluluk sırası sizde… Yalnız, unutmayınız ki, siz de çağınıza ve topluma karşı sorumlusunuz. Çünkü her mahkeme kararı, onu verenlerin yalnız hayatları boyunca değil, onu verenler hayattan’ çekildikten sonra da anılır. İyi anılır, kötü anılır, ama anılır. İsterim ki, sizin kararınız -ilerde kültür tarihinin mutlaka bahsedeceği bu dava dolayısıyla- iyi anılsın, takdirle anılsın. Sizleri tarihin huzurunda, toplumun huzurunda sorumluluklarınızla baş başa bırakıyorum.

Hoşça kalınız.” (30 Eylül 1976)

Yukarıdaki savunma, İstanbul Hukuk Fakültesinde Anayasa Hukuku dersleri veren Server Tanilli’ye ait. Ne yapmış da yargıçların karşısına çıkarılmış Tanilli? Bir öğrenci ihbar mektubu yazmış, Server Tanilli derslerinde komunizm propagandası yapıyor demiş, hepsi bu… Ne kadar basit değil mi? Yaz bir mektup, başlasın yargılama, paçayı kurtarabilirsen kurtar.

Günümüzde “entellektüel şeref”ine sahip çıkan kaç aydın var? Merak ediyorum. Tanık olduğum yüzlerce olumsuz örnek, bana bu sayının bir elin parmaklarıyla sınırlı olduğunu söyletiyor.  Başkasının yazdığı makaleleri, kendisi yazmış gibi gösterip doçent, profesör olan bilim hırsızları, bilimsel gerçekleri manüple eden bilim adamları, kalemini satan gazeteciler, ısmarlama sanat yapan sanatçıların sayısının her geçen gün çoğaldığını düşünüyorum. Bu alandaki birinciliği de gazetecilere veriyorum. Belki yanılıyor olabilirim. Özdemir Asaf, “Bütün renkler hızla kirleniyordu birinciliği beyaza verdiler” diyor ya, ben de oradan yola çıkıp birinciliği gazetecilere verdim. Çağına karşı en fazla sorumluluk sahibi olması gerekenler, kendi çağının gerçeklerini örtbas etmek için yarışır hale gelirse, o çağın insanı kendi gerçeğiyle nasıl yüzleşecek?

Sever Tanilli hakkındaki iddiaları çürütüp mahkemede kendisini aklayınca, zamanın karanlık güçleri daha bir hırslanmış, bilenmiş ve sonunda onu ortadan kaldırmaya kalkışmışlar. Tanilli kurşunların hedefindedir artık. 7 Nisan 1978’de kurşunların hedefindeki Tanilli kurşunlanmış, kurşunlar onun belden aşağısını felç etmiştir. Son nefesini verdiği 29 kasım 2011 tarihine kadar, tam 33 yıl felçli yaşamış bu şerefli entelektüel, entelektüel sorumluluğunu bir gün olsun aksatmamıştır.

Server Tanilli, neden hedef seçilmişti? Bunun cevabını kendisi, “Devlet ve Demokrasi, Anayasa Hukukuna Giriş”  adlı kitabında şu şekilde vermiş aslında; fakat biz fark edememişiz. Tanilli, şunları yazmış:

“Toplum yaşamımızda en çok duyduğumuz kurumdur devlet. Her yönden kuşatmıştır bizi, her şeyiyle etkiler. Ve karışmadığı da yoktur. Düşüncemizden aşımıza ekmeğimize dek.

Ama en az tanıdığımız da odur. Devletin ne olduğunu bilmeyiz pek. Niçin vardır? Aslında kimin adına ne yapar? Bize bir şeyler anlatmışlardır ve onlarla yetinmemiz istenir. İşin gerçeğini biraz kurcalamaya kalksak, engel çıkarırlar, yasaklarla karşılaşırız, olmadık şeyler gelir başımıza.”

Aklına geleni değil, başına gelenleri yazmıştır, Tanilli. Devlet ve Demokrasiyi vurulduktan sonra çok güç şartlar altında yazdığını bizzat kendisi kitabının önsözünde şu şekilde belirtmiş:

“İstanbul Hukuk Fakültesi’nde 1966 yılından beri verdiğim bu dersler, ilk kez 1974 yılında- çoğaltılmış notlar halinde yayınlandı. O notlar, tam bir kitaba dönüşüyordu ki, 1978 yılındaki bir olay, bütün programımı alt üst etti. Dışarıda güç koşullar altında da sürdürdüğüm çalışmalarımı, 1980 yılında yurda döndüğümde noktalamak istedim.

Sonunda bu kitap ortaya çıktı.”

Adamın hayatı alt üst olmuş, o, bunu sıradan bir şeymiş gibi gösteriyor, “bütün programım alt üst oldu” diyor. Ne vurulmaktan, ne de felç kalmaktan hiçbir şeyden söz etmiyor. Kişisel hiçbir şeyden, hiçbir dertten söz etmiyor. Sürekli, insanlıktan, insana ait olandan söz ediyor. Onun söyledikleri sadece bu kitapla sınırlı değil elbette. Başka bir kitabında, insanlık tarihinin acılarla, gözyaşlarıyla, açlıkla, sefaletle dolu olduğunu ve insanların bütün bu olup bitenlere rıza göstererek yaşamasını isteyen “egemen güçlerden” söz ediyor. Söz ettikçe de o egemen güçlerin tepkisini çekiyor, onlar tarafından istenmeyen adam ilan ediliyor. O, ülkemiz insanın gözüne “bir duman perdesinin” çekildiğini, ülke aydınına düşen görevin bu duman perdesini ortadan kaldırmak olduğunu bıkmadan usanmadan savunuyor. “Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, İnsanlık Tarihine Giriş” adlı çalışmasının birinci cildinin önsözüne şöyle yazmış, Tanilli: “Türkiye’de bilmediğimiz şeylerden biri tarihtir; kendi tarihimizi bilmeyiz, ayrılmaz bir parçası olduğumuz insanlığın tarihini ise hiç bilmeyiz; bildiklerimiz, derme çatma şeylerdir… Egemen ideoloji, kitlelere yanlış bir tarih bilincini aşılamak için, her iki konuda da olanca çarpıtmayı yapmış, gözler önüne bir duman perdesi çekmiştir.” Peki, Tanilli, tarihi nasıl anlıyor, onu nasıl tanımlıyor? “Dünü anlatan, bugünü açıklayan ve yarına ışık tutan bir öykü… Ve bir bilimdir tarihtir.”

Yaşamı boyunca, her şeye tarihsel gerçeklik içinde bakmayı bir zorunluluk olarak gören bu mücadele adamını kurşunlatan sistem, kanla beslenen, korkuyla inşa edilen, yalanla talanla korunan hiçbir sistemin ilelebet varlığını sürdüremeyeceğini anlamıyor, anlamak istemiyordu. Sözünü ettiğimiz sistem, bir şeyi çok biliyordu: Bilim, sanat ve felsefe, iktidarların başını her zaman ağrıtmıştır.  Ağrısız başım, kaygısız aşım diyen insanların bolca yaşadığı bu topraklardan bilimi de sanatı da felsefeyi de kovmak oldukça basittir. Geniş halk kitlelerini “din elden gidiyor” diye harekete geçirin, gerisi çorap söküğü gibi gelir. Gönüllerde olan din, nasıl elden gider? O da ayrı bir konudur. Daha kestirme olan bir yol vardır: Can sıkan, baş ağrıtan bilim adamının, sanatçının ortadan kaldırılması. Bir yerlerden emir gelir: “Vurun, gitsin. Vatan için, millet için, din için, iman için vurun.” Halide Edip Adıvar, “Vurun Kahpeye” romanını 1923 yılında yazmıştır; fakat gelin görün ki, o gün bugündür bu topraklarda ileriye doğru değişim isteyen herkes kahpe diye yaftalanıyor ve vuruluyor. Çünkü tek boyutlu insanlar eğitip duruyoruz. Tanilli, işte buna da dikkat çekmiş, bunun üzerinde de kafa yormuş, çözümler üretmiştir.

Cumhuriyeti kuranların “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşaklar yetiştirme ülküsünün önüne olanca engeller getirilip yığılmıştır. Çocuklarımız ve gençlerimiz çağdışı bir eğitimin sultası altındadırlar; topyekûn insanlarımız ise karanlığa itiliyor.” Tanilli, bunları yazmış ve arkasından sormuş:  “Ne yapmalıyız

“Nasıl bir eğitim istiyoruz?” adı kitabında ne yapmalıyız sorusuna cevap veriyor ve çağdaş eğitimden söz ediyor.

“Kökünden söküp koparmadan geliştirmek; dallarını kırmadan zenginleştirmek; ulusal kültürlerin zenginlik ve değerini yadsımadan evrensel kültür değerleriyle donatmak; insanı, dünyadaki yeri konusunda bilinçlendirmek; geçmişe neler borçlu olduğu, bugünün ne olduğu ve geleceğin nasıl olacağı konusunda bilinçli kılmak; insana geleceği kendi ellerinde tuttuğu güvenini vermek ve buyruğu altına aldığı doğa güçleri üzerindeki egemenliğini sürdürerek bu güçlere tutsak olmamanın ona bağlı olduğunu öğretmek…

İşte, çağdaş eğitimin ana çizgileri ve hedefleri!

Ve eğitim, çağımızda bir insan hakkı…”

Yorumlar