-5

Kasım 2007 krizi ertelenmiş bir krizdir

1979-82’de, 1974-75 tekrarlandı, yani eşzamanlı bir durgunluk tekrar yaşandı. 1984’te dünyayı anlamaya, izlemeye çalışıyordum, Cumhuriyet gazetesi haberi kocaman puntolarla vermişti: “IMF Meksika’ya şu kadar para veriyor” diye ve ilk kez eşi görülmemiş boyutlarda büyük bir kurtarma yapıldı, aynı yıl Brezilya da aynı şeyi yaşadı. Zaten genellikle bu ülkelerin ekonomik ilişkileri çok yakın oluyor, iç içe oluyorlar.

1987’de New York Borsası çöktü. 1990-92’de gelişmiş ülkelerde eşzamanlı daralmalar oldu. 1994’te Meksika-Türkiye, hatırlarsınız Tansu Çiller’in başbakanlığı zamanında. Arkasından 1997’de Asya krizini yaşadık. Malezya para birimi devalüe oldu. 1998 Rusya, 1999 Latin Amerika ve Türkiye, 2000-2001 New York Borsası’nda başlayan ve dünya borsalarını saran büyük çöküş ve dünya borsaları tam bir çöküşün eşiğine geldikten sonra oradan kurtarıldığı günler.

2007’de başlayan, 2000-2001’de başlayabilirdi aslında. Muhtemelen sistem için de daha iyi olurdu, yani bunun yedi-sekiz yıl eldeki finansal araçlarla ertelenmiş olması, fay hattındaki gerilimi büyüttü, daha da yıkıcı hale getirdi. Aslında biz o tarihte bekledik, 2000-2001’de bu konuları konuştuğum, tartıştığım insanlarla galiba üçüncü büyük patlamalı dönemine girdi diye düşündük, ama öyle çıkmadı. Marksistlerde bu bayağı [tereddüt] yarattı, çünkü Sovyetler Birliği’nin çökmesi, sosyalizmin itibar kaybetmiş olması vb. -dünyada genel olarak olumsuz bir ortam vardı. Kendine Marksist diyen birçok kişi, “Bu kapitalizme bir şey olmaz. Bir şey olmuyor canım, kaç kez gördük bunu,” şeklinde düşündü ve böyle yazılar yazıldı.

Goldilocks ya da kapitalizmin sarı bukleleri

2000-2001’de borsalardaki çöküşü ciddi bir ekonomik gerileme izledi. Bir şey daha söyleyeyim: 2001 yılına gelinceye kadar bir 10 yıllık dönemde, Amerika finansal tekniklerle epeyce hızlı bir ‘balon büyüme’ gösterdi. O 10 yıl işler bayağı iyi gidiyordu ve bu 10 yıl içinde de burjuva iktisatçıları havaya girdiler. “Artık krizi aştık” diyorlardı. Goldilocks, altın sarısı lüleli kız saçı demek. Altın saçlı lüleli kız ekonomisi diyorlardı; bu terimi kimse Türkçeye çevirmedi. İşte o dönemde onlarda çok büyük bir iyimserlik vardı.

2001’de Arjantin ve Türkiye hem mali hem de ekonomik bir çöküntü yaşadı. 2007’ye geldik. Bütün bunların üstüne şunu oturtmak lazım, 1980’li yılların başlarında dünya çapında, Türkiye’nin de bir parçası olduğu ortaya çıkan hızlı bir liberalizasyon, kuralsızlaştırma, esnekleştirme, esnek çalışma ve üretimin küreselleşmesi süreci başladı.

Üretimin küreselleşmesi

Üretimin küreselleşmesi üzerinde çok kısaca durayım. Mesela ben küçükken üst kat komşumuz Yıldırım abi General Electric’te, Topkapı’da çalışırdı. Orada Amerikan firması vardı, ampul firması. Oradaki üretim ne için yapılırdı? Türkiye ve yakınındaki komşu ülkeler için yapılırdı. Üretimin küreselleşmesi öyle acayip bir şey ki genellikle yapılan pek çok üretimin artık o ülkenin iç pazarı ile ilgisi yok. Mesela Tayvan’da bir parça ürettiriyor, onun Tayvan için üretildiği falan yok, onu oradan üretiminin bir parçası olarak Çin’e aktarıyor. Dikkat edin, ulaştırma üretimin bir parçası haline geldi, hani lojistik deniyor ya bu pazarları birbirine bağlamaktan çok, üretimi birbirine bağlar hale geldi.

Mesela bir rakam vereyim, UPS’nin 400 küsur uçağı var, 14 bin tane kamyon ve kamyonetleri var; bunlar doğrudan sahip oldukları. 400 bin küsur da doğrudan istihdam ettiği insan var. Nehir hatları satın almış, demiryollarına giriyor…

Üretimin küreselleşmesi tabii teknolojik gelişme ile mümkün oldu. Marksist ifadesiyle üretim araçlarındaki gelişme ile mümkün olabildi, hani parayı küreselleştirmek çok daha önce gerçekleştirilmişti ve ulus devlet ekonomi alanında eski belirleyiciliğini giderek daha fazla yitirmeye başladı. Bunu Türkiye’de de görebilirsiniz. Ne oluyor? Artık pek çok şey sizin dışınızda belirleniyor. Ulus devletler çok sayıdaki değişkeni, çok az sayıdaki araçla kontrol etmeye çalışıyorlar. Tabii bunun üstüne ulus devletin ortadan kalktığına dair bir yorum başladı ama o sadece önemli bir olgunun anlamsızca abartılmasıydı.

Burada şu çelişkiyi görmek lazım: Burjuvazi gerçekten kendi çocuğu olan, kendisinin üzerinde yükseldiği ulus devlete hem ihtiyaç duydu hem de gelişmesinin bu aşamasında onu bir ayak bağı halinde gördü ve ekonomi alanında ondan kurtulmaya çalıştı. Bunun yarattığı ciddi bir çelişki oluştu.

Boratav’ın önerisi: Spekülatif sermaye ayrıştırılabilir mi?

 Bu dönemin karakteristiği şuydu: Finansal spekülasyon. Kâğıt işleriyle para kazanma, bankacılığın giderek önemli hale gelmesi, yuppie tipolojisi vb. Krizin temelindeki etken de bu, en sonunda geleceğim. Korkut Boratav hoca, benim kendisine çok saygı duyduğum ve kendisinden çok şey öğrendiğim bir iktisatçı ama üreten sermaye ve spekülatif sermaye diye bunları birbirinden ayırmaya çalıştı. “Bize yatırım sermayesi gelsin, ona açık olalım ama spekülatif sermayeyi önleyelim,” falan dedi. Oysa kötü gördüğünüz sermaye, aslında iyi olanın bir dönem sonra yarattığı bir şey. Bunlar organik olarak birbiri ile ilişkili ve iki ayrı şey değil.

Bakıyorsunuz büyük dev sanayi kuruluşları -Lenin’in “finans kapital” dediği, tabii o aşırı Almanya odaklıdır, çünkü Hilferding’den yola çıkar ama sonuçta tespit olarak yanlış değil.- hepsi aynı zamanda finans işindeler. Bir de Soros vb. gibi sadece bu işi yapanlar oluştu ama aradaki organik bağı, onun üretimden sermayenin çekilmesinin bir sonucu olduğunu hiç unutmamak lazım.

Sosyal demokrasinin krizi

Ne oldu? 1980’li yılların başlarında sosyal demokratların uyguladığı, Keynesçi toplam talep yönetimini öne çıkaran sosyal demokrat program, krizle birlikte işlemez hale geldi. Yine siyasi tabloya bakacağız, altın çağda bakmıştık; sosyal demokrasinin krizi başladı. En son Mitterrand 1980’li yılların başında 1981’de Fransa’da iktidara gelirken dedi ki, “Kardeşim sosyal demokrat program ölmemiştir, ben Fransa’da uygulayacağım, göreceksiniz.” Tam o sırada Ronald Reagan, Margaret Thatcher iktidardalar. Mitterand Fransa’da seçildi, dediklerini uyguladı ve deli gibi bir enflasyonla karşılaşıldı. Çünkü üretim artmıyordu, yani spekülasyonun büyümesine sebep olan aynı problem. 1983’te Mitterrand da bu programı uygulamaktan vazgeçti. Vazgeçmek zorunda kaldı.

Gerçekten bu nedenle Türkiye’deki [sosyal demokrat liderlerin yetersizliği üzerine yapılan] tartışmaları çok yüzeysel buluyorum. Bunlar ikincil şeyler, bütün dünya derin bir kimlik krizi içine girdi. Eş zamanlı olarak sendikalar da krize girdiler. Farklı kıtalardan 33 ülke için grafikler çıkardım, özellikle 1980’den sonra hep böyle. Yalnızca Kuzey ülkelerinde Norveç, İsveç, Danimarka vs. 1990’a kadar hafif bir yükseliş var, onlar da 1990’dan sonra geriliyor. Tabii tek tek her ülkenin hikâyesine girdiğinizde hiç kuşkusuz detaylarda çok önemli özgüllükler var.

Sovyetler Birliği başta olmak üzere Doğu Avrupa’daki rejimlerin krizi, sosyal demokrasinin krizini geride bıraktı, Sovyetler Birliği çökünce, biraz göz ardı edildi, geride kaldı. Aslında sosyal demokrasi daha erken krize girmişti.

Doğu Almanya chip yapmayı başardı ama…

Özellikle üretimin küreselleşmesi, dünya pazarından zaten uzak olan ve hantal bir üretim yapısına sahip olan Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinin çok hızlı geride kalmalarına yol açtı. Size tamamen gerçek bir anekdot anlatayım.

Erich Honecker sistemin tasfiyesini istemiyor, tabii onun özel bir durumu var, çok iyi biliyor ki Batı Almanya kendisini yutacak. Mesela Sovyetler Birliği’nde Stalinist bürokrasi, kendisini yasal ve meşru mülk sahibi haline getirebilecek durumda, zaten Kazakistan’da filan kaldılar. Aliyev neydi? Merkez komite üyesiydi, hepsi ülkelerin yönetiminde kaldılar ve zenginleştiler, ama Honecker’in onu yapma şansı yoktu, Almanya ezecek ve geçecekti. Ben direncinin asıl oradan kaynaklandığını düşünüyorum.

Doğu Almanya’da 40. yıl törenleri yapılacak. Bu arada Honecker, Doğu Almanya’da glastnost yanlısı bazı Rus dergilerini yasaklamış, yani yasadışı yayın konumundalar. Mihail Sergeyeviç Gorbaçov’a bir mektup yazıyor, diyor ki, “Tamamen tasfiyeye gidiyorsun, bunu yapma.” O da “Çok geri kaldık, aradaki fark çok büyük, bunu kapatmamız mümkün değil, bilgisayar falan filan biz bunların hiçbirini yapamıyoruz, chip üreten sosyalist ülke var mı?” diyor. Tabii mealen anlatıyorum. Honecker de, “Üretiriz, atla deve midir,” diyor, talimat veriyor, gerçekten Doğu Alman bilim adamları müthiş bir çalışma göstererek chip’i de üretiyorlar. Bittikten sonra Türkiye’nin otomobil üretmekle ilgili şeyine buradan bir analoji kurabiliriz. 40. yıl törenleri biraz da abartılı yapılıyor, bir konsolidasyon yaratmaya çalışıyorlar. Gorbaçov davete geliyor, Honecker böyle özel bir şey içerisinde üretilen chip’i veriyor “Bak, yaptık” diye sistemin canlı ve üretken olabileceğini kanıtlamaya çalışıyor. Aslında o chip’i verirken tam tersini kanıtlıyor, çünkü o chip dört sene içerisinde üretilmiş ve o kadar demode kalmış ki, ekonomik açıdan hiçbir anlamı yok, o chip’le hiçbir şey yapma şansınız yok. O chip’le üreteceğiniz bilgisayarın hiçbir ekonomik değeri olmayacak.

Sendikaların açmazı

Bu üç eşzamanlı kriz ve üretimin küreselleşmesi ile birlikte ulus devleti baz alan tüm reformist politikaların uygulanma şansı bitti. Bu reformist politikalar isterse kendine devrimci söylem tuttursun ama sonuçta özünde pratikte bu politikaların yandaşlığını yapanlar –böyle partiler var, bunların içinde kendine Trotskist diyenler de var- var, daha önemlisi bunlar gerçekçi olmaktan da çıktılar.

Sendikalar hem ideolojik krize girdiler hem örgütsel bir kriz yaşadılar. Örgütsel kriz, tabii mali krizi getirdi, parasal kaynakları küçüldü. Sendikalaşma oranlarında çok çok hızlı düşüşler yaşandı ve bunu fark edemeyenler, daha fazla asılırsak yine o eski günleri görürüz diyenler yanıldılar. Mesela konuşmuştuk, bugün “sendikalara baskı yapalım, sosyal demokrasiye baskı yapalım ve bazı kazanımları oradan elde edelim, işçi sınıfında moral yükselmesiyle beraber işi sınırına kadar getirelim ve o sınıra geldiği noktada da öncülüğü biz ele alalım,” gibi bir mantık var. Bunların hiçbir şekilde gerçekçi bir yanı kalmadı. Ben bunu çok yakından takip ettim, size bir örnek vermek istiyorum:

General Motors’un beş sene önce Opel’de sendikaya ciddi bir teklifi oldu. Onların hem Rüsselsheim’da hem de Bochum’da üretim fabrikaları var. “Fabrikalardan birini kapatacağız” dediler. Tartışıldı, ücretlerin yüzde 10 indirimi gündeme geldi. (Ben Londra’da Uluslararası Taşımacılık İşleri Federasyonu’nda üç yıl çalıştım, bu nedenle sendikalarla tek tek tanışma şansım da oldu. Bu hakikaten çok ilginç bir vaka çalışması.) Arabaların üretimi şimdi birkaç firmanın elinde, tekelleşme müthiş bir noktaya ulaşmış durumda. Sonra İsveç’e gidip “Almanya’dakiler yüzde 10 ücret indiriyor” deyince oradaki sendika, “Biz düşündük, yüzde 15 indireceğiz, artı çalışma süresini haftada 5 saat uzatacağız,” karşılığını verdi. Almanya’da yeniden sendika ile görüşüyorlar ve “Biz her hafta 6 saat fazla çalışalım,” diyor Almanya’daki sendika. Bu şekilde sendikaları birbirine karşı kullandılar ve sendikalar buna karşı hiçbir şey yapamadılar.

Bir başka örnek anlatayım: BBC’de haberleri seyrediyorum. Biliyorsunuz Mars çikolatalar var; Britanyalı bir firma, fabrikaları Britanya’da. Fabrikayı Çek Cumhuriyeti’ne taşıma kararı aldılar. Sendika başkan yardımcısıyla konuştular, adam köpürüyor “Bu firma çok kârlı, böyle şey olur mu, 700 insan ne yapacak” falan filan. Firmadan bir yönetici ile konuştular “Sendika çok kârlı olduğunuzu söylüyor.” “Kârlıyız, daha çok kâr etmek istiyoruz, Çek Cumhuriyeti’nde emek maliyeti Britanya’dakinin 5’te 1’i,” diyor adam. Britanya’daki işçi istese de o fiyata çalışamaz. Zaten işsizlik parası ondan çok daha fazla. İstese de 5’te 1’e çalışamaz, ne ev borcunu (mortgage) ödeyebilir ne çocuğunu okutabilir; yani aç kalır. Tamam, sendikaların kendi iç işleyişine yönelik bazı eleştiriler yapılabilir, bürokratikleşme ile ilgili eleştiriler yapılabilir ama bir de bu nesnel durumu görmek lazım. Siz sendika başkanı olsanız ne yapacaksınız? Kapadı gitti, 700 işçinin bütün yasal haklarını da verdi.

Hükümetler değişti, politika aynı kaldı

Dolayısıyla 1974’ten itibaren işçi sınıfı çok sistematik bir saldırı altında ve hükümetler değişse de politikalar değişmiyor. Türkiye’den de bakabilirsiniz, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) geldi ve Kemal Derviş’in programını aynen uyguladı. Kendi anlayışları çerçevesinde de gayet başarıyla uyguladılar.

Bu dönemde yapılmak istenen şuydu: Ücretleri, sosyal hakları [en alt seviyeye indirgemek], çünkü sosyal haklar da ikincil dağıtım alanında artık değerin paylaşımıyla ilgili bir şey. Dolayısıyla hem birincil bölüşüm alanında, hem ikincil dönüşüm alanında artık değeri daha fazla büyütmek ve kapitalistlere daha fazla kanalize etmek için çeşitli politikalar uygulandı. Bu siyaset yer yer direnişler getirdi. Mesela Fransa’da genel grevler gördük. Şu an hep 2007’den öncesinden söz ediyorum.

Almanya’da sendikalar zorlandı, çünkü onlar [bazı kolaylıklara] çok alışmışlar. Ben uluslararası toplantılarda da görüyordum. Sosyal demokrat partilerin 3’te 2’si sendika yöneticisi, mesela siz eskiden genel sekretermişsiniz, ben yardımcınızmışım, bir dönem sonra zaten siz partiden milletvekili oluyorsunuz, ben genel sekreter oluyorum. Hep diyorlar ki “Lobi yapalım, lobi yapalım,” çünkü bu iş onlar için o kadar kolay ki. Bir telefon ediyorum, “Bir geleyim görüşelim, şöyle bir şey var,” diyorum milletvekili olan eski çalışma arkadaşıma. Onlar çok uzun süre kabul etmek istemediler, tabii Almanya’nın biraz farklı bir durumu vardı, Almanya sanayi altyapısını, Avrupa’daki emperyalist ülkeler içinde en çok koruyan ülke oldu. Britanya ve Belçika örneğin, çok daha hızlı tasfiye ettiler.

Bu özgünlüklere çok giremeyeceğiz. Bunların her biri çok önemli tartışma konuları ama sistematik bir saldırı yapıldı ve 2007’ye kadar kâr oranlarının bu yolla artırılmaya çalışıldığı bir 30 yıl yaşadık. Fakat bu yeterli olmadı. Birkaç sebepten yeterli olmadı ama esas olarak bunu toplum ve en başta da işçi sınıfı kabul etmedi. Üretimin küreselleşmesinin getirdiği rahatsızlık Seattle’da başlayan küreselleşme karşıtı hareketi doğurdu. Tabii aslında bunları tartışabiliriz: Korumacılığı bittikten sonra tartışacağız, “işçi sınıfı için iyi midir kötü müdür, eski altın çağa dönmek mümkün müdür değil midir?” sorusuna şimdi değinmeyeceğim.

Beklenti edebiyatı

İktisat teorisi alanında bu sırada eski model bir kenara bırakıldı. Ders kitapları yeniden ve yeniden yazıldı; revize edildi. Yalnız ekonomik yapı istikrardan uzaklaştığı için “son hal iktisadı” da Yalçın Küçük’ün deyimiyle çok fazla revize edilir olmaya başladı.

Kısacası burjuva iktisat teorisi artık eskisi kadar istikrarlı değildi. Arz yanlısı iktisat çıktı, Keynesçi toplam talep yöntemi yerine, tabii bunlar zaman içinde her yerde ve her alanda etkilerini yarattı. Biz “işçi sağlığı, iş güvenliği” diye bilirdik, o bile “iş sağlığı, iş güvenliği”ne dönüştü. Bu son derece semptomatik bir şey. Her alanda, hukuka kadar etkilerini gösterdi; parasalcılık, monetarizm vb. İktisat teorisinde aşırı bir matematiğe düşkünlük ve dolayısıyla bir içine kapanma görüldü; bunlara çok girmeyeceğim, sadece değinip geçeceğim ve asıl problemin arkasında yatan şey, Marx’ın Kapital’de esas olarak ortaya çıkardığı ve tahlil ettiği kâr oranlarının düşüşü. 1974’ten beri bütün bu iklimi değiştiren, spekülasyonun artmasına neden olan şey.

Spekülasyonun artması ile birlikte mesela iktisatta birdenbire “beklenti edebiyatı” artmaya başladı. Neden böyle oldu? Çünkü spekülatif [hamleler] çok kısa hareketli. Mesela bugün meraklı bir iktisat öğrencisi günlük ekonomi programlarını seyretse, hani işi sadece bir grup adamın psikolojisi ile ilgili bir şeymiş gibi algılayacak. Tabii ki borç krizleri var, finansal krizler var vb. ama aslında bütün bunların kökeni üretim alanında.

Drahmi’ye dönmek Yunan işçi sınıfına daha büyük yıkım getirir

Mesela Yunanistan’dan söz ederken bir “borç krizi” dememiz yanlış değil, ama bütün bunun kökenini unutmamak şartıyla; bir kere dünya krizinin bir parçasını unutmamak şartı içinde anlamlı yoksa hakikaten dünya bağlamından yola çıkmadan bu değerlendirmeyi yaparsanız, çok yanlış olur, hele bugün için çok ölümcül sonuçlara varabilirsiniz.

Ben Yunanistan’da da görüyorum, sözgelimi “Drahmi’ye dönelim, Avrupa Birliği’nden çıkalım” yaklaşımı. Ben ne AB’ni savunuyorum ne de avronun meraklısıyım ama bu işçi sınıfı için çok daha büyük bir yıkım getirir, çok daha büyük bir yoksullaşma getirir. Artık ulus devlet içinde bir çözüm yok; hatta bütün dünya korumacılığa geçsin, bakın yoksulluk, açlık nasıl artıyor. Sistemin krizinin işçi sınıfı bakımından çözümü bu değil, yani bir tür Keynesçiliğe geri dönerek kriz çözülemeyecek; entegrasyon çok derinleşti, tekil ekonomiler çok iç içe geçtiler.

Tabii kapitalizmin anarşik yapısı hep var olan bir şey. Üretim sermayesinin ağırlıkta olduğu dönemlerde de var. Kapitalizmde başlı başına her şey risktir ama finansal spekülasyonun büyüdüğü, üretime göre finansal işlemlerin daha da büyüdüğü bir ortamda –bunların rakamları var, rakamlarla başınızı ağrıtmak istemedim, yıllar içinde gerçekten çarpıcı rakamlar- bu dönemlerde istikrarsızlık çok daha fazla artıyor, kapitalizmin anarşik yapısı çok daha belirgin hale geliyor.

‘İşgal Et’ hareketlerinde perspektif hatası: Klein ve Chomsky gibi isimler önde

Tabii bu dönem aynı zamanda sosyalizmin prestijinin de çok zayıf olduğu, kadrolarının çok zayıf olduğu bir dönem. Mesela 1930’lu yıllara bakıyorsunuz, 1930’lu yıllarda dünya üzerinde kendisini bilinçli olarak sosyalist ve komünist olarak adlandıran milyonlarca işçi vardı. Bunun olmadığı bir dönem, burada kendisini gösteriyor, işte Wall Street’i İşgal Et hareketinden başlayarak. Mesela bakıyorsunuz oralarda daha çok etkili olan isimler –yazıştığım Amerikalı arkadaşlarımdan aldığım doğrudan bilgilere göre mesela bir tanesi Detroit’te katılıyor, bir tanesi New York’ta izliyor, yaşlı olduğu için çok katılamıyor; bir tanesi Toronto’dan bilgi veriyor vs.- Naomi Klein, Noam Chomsky gibi isimler çok önde, bir tür ütopyacılık “Biz burada yaşayalım, bu tür alanları büyütelim, kapitalizmin içinde adalar oluşturalım.” Hareketin içinde çok genç var, bu da bu ortamlarda doğaldır.

Mesela bunlara nasıl yaklaşmak lazım, hangi tür taleplerle? Benim makalemin yayınlandığı Permanent Revolution (Sürekli Devrim) web sitesinin çevresindeki arkadaşlarla yaptığımız bir tartışma bu.  (devam edecek)

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: