porno izle
Bellek

Birinci Dünya Savaşı’nda savaş karşıtı hareket

Yedeklerle dolu trenler genç bayanların haykırışlarıyla uğurlanmıyor artık, askerler arabalarının pencerelerinden halka gülümsemiyorlar; tersine, paketleri ellerinde sokaklarda boynu bükük sessiz sessiz dolaşırken, insanlar asık suratla günlük işlerine bakıyorlar.

Sabahın ciddi atmosferinin yerine sahneye başka bir koro giriyor; her savaş ajanında görünen açgözlülerin ve sırtlanların boğuk çığlıkları: Garantili on bin çadır! Yüz ton pastırma, kakao, kahve yerine geçen maddeler, anında teslim ama yalnızca nakit parayla, el bombaları, aletler, fişeklikler, dul kadınları pazarlayan evlilik simsarları, hükümet mallarının acentaları –ve yalnızca ciddi öneriler dikkate alınıyor! (Yurtseverlik duygularıyla şişirilen ve Ağustos, Eylül 1914’te) ölmeye giden askerler şimdi Belçika’da, Vosges’de, Masurian bataklıklarında çürüyor, kar elde edilebilecek verimli ölüm ovalarını besliyorlar. Acele edin, çünkü ambarlar zengin hasatla doldurulmalı –bin tane aç gözlü el okyanusa yardım eli uzatıyor.

Rosa Luxemburg1

Devrimci bir “durum”un oluşmasında, özellikle emperyalistler arasındaki çelişkilerin bir çıkmaza sürüklenmesi ve ardından büyük bir savaşın patlak vermesi genelde önemli kabul edilmektedir. Özellikle, Sovyet Devrimi’nin Birinci Dünya Savaşı döneminin içerisinde gerçekleşmesi bu iddiayı kuvvetlendirmektedir. Fakat burada genellikle atlanan konu, devrimci durumu yaratanın “savaş” mı yoksa savaş içerisinde yürütülen “mücadele” mi olduğu sorusudur.

“Savaş”ın kendisi aslında çoğu zaman “devrimci durum”u geriye düşürebilecek özellikler içermektedir. Hâkim devlet eliyle toplumsal, ekonomik ve politik yapıların savaşın gereklerine göre yeniden düzenlenmesi, devrimcilerin örgütlenmesini ve böylelikle de sözlerinin duyulmasını zorlaştırmaktadır. Hatta savaşın “meşruiyeti” ne kadar güçlü ise, savaşa karşı çıkmak o denli zor olacaktır. Bu yüzden, aslında sonda söylenecek olanı başta belirtmek gerekirse, aslında savaş değil, savaşa karşı yürütülen mücadele, yani “barış” için yapılanlar mevcut iktidarların bütün gücünü ellerinden almaktadır. İnsanların neden savaştıklarını sorgulaması, karşılarında onların neden savaştıklarını anlatan iktidarların da sorgulanmasını getirecektir. Bu yüzden her devlet için aslında savaş isteyenler değil, her zaman barış isteyenler “baş düşman” ya da “vatan haini” olarak nitelendirilmiştir.

Toplumsallaşmış bir mücadele yoluyla barış isteyenlerin tarihi ise aslında çok eski zamanlara dayanmıyor. Savaş karşıtı mücadelenin izlerini ancak dünyayı sarsan en büyük savaşlardan biri olan “Büyük Savaş” ya da ikincisi gerçekleşene kadar yaygın biçimde söyleneceği gibi “Cihan Harbi”ne kadar geri götürebiliyoruz. Burada yayınlanacak olan birbirini takip eden üç makale boyunca Birinci Dünya Savaşı içerisinde savaş karşıtlığının nasıl oluştuğu anlatılacaktır. Böylece bugün de, “barış” için mücadele etmenin ne kadar önemli olduğu gösterilmeye çalışılacaktır.

Savaş, Yıkım ve
Savaş Karşıtı Hareket

Birinci Dünya Savaşı sonuçları itibariyle İkinci Dünya Savaşı’ndan daha büyük değişimlere sebep olmuş bir yıkımdır. Devletlerin yönetim biçimleri ve sınırları açısından ikincisine göre çok farklı bir dönüşümü getirmiştir. Avusturya-Macaristan, Osmanlı, Rusya gibi imparatorluklar dağılırken, ilk defa sosyalist bir devlet kurulmuş, başta Almanya olmak üzere bütün Avrupa sosyalist bir devrimin eşiğinden dönmüştür. Savaş sırasında özellikle İngiltere ve Fransa tarafından yoğun bir şekilde sömürge askerlerinin kullanılması anti-sömürgeci bilincin gelişmesine sebep olmuştur. Gelibolu gibi yoğun askeri kayıpların yaşandığı bir savaş, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın Britanya İmparatorluğu karşısında kendi milliyetçiliklerinin oluşmasıyla sonuçlanmıştır. Buna rağmen savaşın üzerinde fazla durulmayan belki de en önemli sonucu geniş çaplı, örgütlenmiş savaş karşıtı hareketin tarihte ilk kez ortaya çıkmasıdır.

John Mueller için bu sonuç Birinci Dünya Savaşı’nı diğer büyük savaşlardan ayıran en önemli ayrıntıdır. Mueller’e göre bu durum, Avrupa’nın 1815 yılından sonra hiçbir büyük boyutlu savaşa ev sahipliği yapmamış olması ve bu süre içerisinde Avrupa devletlerinde savaş sonucu ölümlerin gözardı edilebilecek düzeyde düşük olmasından kaynaklanmaktadır.2 Bu yazıda, Mueller’in yukarıdaki varsayımı da kabul edilmekle birlikte, savaş karşıtı hareketin gelişimi asıl olarak savaşın genel niteliklerine dayanılarak cevaplandırılmaya çalışılacaktır.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde de savaş karşıtı duruş simgeleyen birkaç akım, grup veya kişiler bulmak mümkündür. Örneğin Quaker’lar gibi dinsel bir kaynaktan beslenerek savaşı, diğer öldürme biçimleriyle birlikte, 1600’lü yılların ortalarından itibaren ahlaksız bularak reddeden gruplar bulunmaktaydı. Daha “estetik” bir kaygıyla, savaşın getirdiği kıyım ve yıkımı iğrenç ve itici bulanlarla birlikte, ekonomiyi üretim karşıtı bir düzeye çeken, bu yüzden de zararlı bulan, savaş yerine ticareti ve tüccar ruhunu getirmeyi öneren ekonomistler de bulunmaktaydı. Tabi ki kapitalistlerin, işçi sınıfını topun ağzına yerleştirerek kendi amaçları uğruna savaşı bir araç olarak kullandığını söyleyen sosyalistler de savaş öncesi savaş karşıtı hareketin unsurlarındandı.3

Fakat bütün bu savaş karşıtı unsurlar, savaşın başlamasını büyük bir coşku ve heyecanla kutlamış, adına gösteriler düzenlemiş, uğruna savaşılan “meşrulaştırıcı kurgu” adına kendi canını ortaya koymak için gönüllü olarak savaşa gitmiştir. Bütün bu heyecan ve arzuya rağmen, Birinci Dünya Savaşı’na katılan çoğu insan, bu savaştan kararlı savaş düşmanları olarak çıktı.4 Bunun en başta gelen sebepleri olarak, savaşın genel niteliği ve savaşa giden ülke ve insanların savaştan beklentileri gösterilebilir.

Aynı Savaş, Farklı Hikayeler

Birinci Dünya Savaşı’nın, emperyalist paylaşımın savaşı gerekli kılacak ölçüde keskinleşmiş olmasından öte, her devlet için halkına anlattığı farklı sebepleri vardı. Bu sebepler savaşan taraflar açısından çok net ve geçerli biçimlerde kurgulanamamıştı. Almanlar, Ruslardan –tarihsel olarak- nefret ediyordu, Ruslar da Almanlardan; İngilizler “zavallı küçük Belçika”yı savunmak için savaşa girmişti, Fransızlar kendilerini Alman militarizminden. Hepsinin, halkına savaş sebebi olarak söyledikleri -bugünküne benzer şekilde- aynı sözlerdi: “Vatandaşların demokratik haklarına karşı dış tehdit vardır. Bu tehdide karşı yaşam tarzlarını koruyabilmek için savaşmak bir zorunluluktur.” 5 Savaşın meşruiyeti açısından söylenebilecek olan en fazla söz bundan ibaretti. Bu durum Birinci Dünya Savaşı’nı, İkinci Dünya Savaşı’ndan ayıran en önemli farklılıklardan biridir. Temelde yatan sebepler aslında benzer olsa bile, İkinci Dünya Savaşı ilkine göre savaşmanın meşruiyetinin daha kolay kurulabildiği bir büyük savaştır. Birbirine karşı savaşan cephelerin meşruiyet kurguları ilkine oranla daha net oluşturulmuştu. Bir taraf Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nu ve Ari ırkın tarihsel haklarını elde etmek için savaşırken, diğer taraf faşizme ve nazizme karşı ortak bir özgürlük mücadelesini sürdürdüğünü söyleyebilmekteydi.

Birinci Dünya Savaşı’ndaki bu kurgu pek uzun süreli olamadı. Savaşın meşruluğunun yok olmasını sağlayan en büyük etken savaşın beklenenden uzun sürmesi olmuştur. Kısa süreli bir savaş için yukarıda bahsedilen meşruiyet geçerli olabilirdi, fakat savaş gittikçe uzamakta ve bir türlü sonlandırılamamaktayken artık insanlar ne için savaştıklarını dahi unutmuş hale gelmişlerdi. 1914 yılından önce herkes bir savaşın yaklaşmakta olduğunun farkındaydı. Fakat, bu savaşın en fazla altı ay veya daha kısa süreceği planlanmıştı. Bunun gerekçesi de, kültürel gelişmenin savaşları daha kısa ve seyrek olan vakalar haline getireceğine ilişkin yaygın kanıydı.6

Yıkımın Boyutları

Ülkeler buna göre savaş hazırlıklarını yapmış, ekonomik altyapılar buna göre düzenlenmişti. Savaşın uzaması bütün planları bozmuş, sadece savaşın meşruiyetini değil, savaşın finansmanıyla birlikte ülkelerin ekonomik zenginlikleri de yok etmişti. Savaşın toplam maliyeti İngiltere, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın 1914 yılına ait toplam servetine eşit bir değerdeydi. Yalnızca Fransa’da, 700.000 ev, 20.000 fabrika yıkılmış, 50.000 kilometre kara ve demiryolu kullanılamaz hale gelmiş, üç milyon hektar arazi mahvolmuş, tahıl üretimi yüzde kırk düşerken, sanayi üretimi yüzde 50 düşmüştür.7 Bunun yanında savaş endüstrisinden geçinen birçok şirketin kar elde ettiği de görülmüştür. Petrol, kimya, metal ve deri sanayiinde 1914 yılında zarar ettiğini açıklayan şirketler savaşın başlamasından itibaren kat kat fazla kar elde etmeye başlamışlardır. Örneğin Anglo-Persian Oil 1914 yılında 26.700 sterlin zarar ettiğini açıklarken, 1916’da 85.000, 1917’de 344.100 ve 1918’de ise bir milyon sterlinden fazla kar elde etmiştir. Lastik şirketlerinin karları savaş öncesine göre 40 kat fazlalaşmıştır.8

İnsan kaybı ve üretimden çekilerek savaşa gönderilen emek gücü de savaş uzadıkça artmakta, her geçen gün artan ölümler cephede ve cephe gerisinde huzursuzluk yaratmaktadır. Yaklaşık on milyon kişinin öldüğü savaşta, günde ortalama 5.600’den fazla insan kaybedilmiştir.9

Savaşın uzamasındaki en büyük sebep, Hobsbawm’ın da belirttiği gibi, “savaşın sınırlı ve belirlenebilir hedeflere ulaşmak için verilen önceki tipik savaşların aksine, sınırlanmamış sonuçlara ulaşmak için açılmış olmasıydı.”10 Savaş için ulaşılacak olan nihai hedefin ne olduğu belirlenmemişti. Elbette ki her ülkenin kendisine ait planladığı bir varış noktası vardı. Fakat, bu hedefler diğer ülkelerin hedefleriyle de çakıştığından ve tarafların savaş teknolojileri ve güçleri birbirine çok yakın olduğundan cephelerdeki savaşlar bitmek bilmiyordu. Örneğin, Verdun’de beş ay süren çatışmalar boyunca dakikada 100, toplamda 23 milyon top mermisi atılmış ve savaşan iki milyon askerden yarısı katledilmiş olmasına rağmen çatışmalar sona erdiğinde her iki taraf da hiçbir ilerleme kaydedememiştir.11

Cepheye büyük bir arzu ve gönüllükle giden askerlerde ise savaşın ortalarından itibaren eski cesaret ve arzularını kaybetmişlik hali gözlenmekteydi. Bunun sebeplerinden bir tanesi savaşın uzun sürmesi ise diğer sebep insanların neden bu kadar gönüllü olarak savaşa gitmek istedikleriyle ilgilidir.

Troçki Viyana’daki durumu şöyle anlatmaktadır;

Avusturya-Macaristan’da yığınlardaki yurtseverlik, öbürlerinden daha taşkın oldu. Viyanalı Pospeszil’i, bu yarı Alman yarı Çek kunduracıyı, ya da bizim manav Frau Maresch, ya da arabacı Frankl’ı, Savaş Bakanlığı önünde gösteriler yapmaya iten şey ne idi? Yurtseverlik mi? Hangi yurt için? Avusturya-Macaristan’ın kendisi, milliyet düşüncesinin inkarı idi. Hayır, itici güç başka idi. Bu çeşitten çok insan vardır, bütün ömürleri umutsuz bir biteviyelik içinde geçer. Çağdaş toplum böylelerinin üzerine kurulmuştur. Seferberlik çanı bunlar için bir umut kapısı olur. Can sıkan, gönül bulandıran her şey bir yana atılır, yeninin ve olağanüstünün buyruğu altına girilir. Arkadan neyin geleceği daha pek belli değildir. İyi mi olacak kötü mü olacak kimse bilmez. Ama, iyi olacak herhalde denir… Pospeszil için “her zamanki” yaşayışından daha beteri olabilir mi? (…) Savaş herşeyi çekip alıyordu ve o zamana kadar hor hakir tutulanlar, kendilerini zenginler, güçlülerle aynı düzeyde görmeye başlıyorlardı.12

Savaşçı Yalanlar Sorgulanıyor

İnsanlar savaşta, kendilerini gerçekleştirmenin bir yolunu bulmuş gibidirler. Gündelik hayatın getirdiği yabancılaşma ve mekanikleşmeye karşı kendilerini var edebilecekleri, en azından bir amaç uğruna mücadele etmenin hazzını tadabilecekleri bir alanın kendilerine sunulduğunu görmekteydiler. Savaş uzamaya başlayınca ve uğruna savaştıkları şeyin gerçekliğinin kaybolmaya başladığını anladıkları anda, ne ve kim için savaştıklarını sorgulamaya başladılar. Kısa bir süre sonra ise bu savaşta yer almalarını sağlayanlara karşı bir kin ve nefret duygusu oluşmaya başladı. Bu durumun politik olarak yönlendirilmesi ise savaş karşıtı hareketin oluşmasına, büyümesine ve giderek savaşan devletlerin iktidarlarına yönelik bir tehdit oluşturmasına yol açmıştır.

Bundan sonraki bölümlerde, bu tarihsel gelişmenin Rusya’da ve Avrupa’da nasıl gerçekleştiğini inceleyerek, Birinci Dünya Savaşı’nda savaş karşıtı hareketin oluşmasının nesnel ve tarihsel koşullarını anlamaya çalışacağız.

Dipnotlar

1. Peter Nettl, Rosa Luxemburg, (İstanbul: Everest Yayınları, 2003), s. 530.
2.  John Mueller, “Changing Attitudes Towards War: The Impact of the First World War”, British Journal of Political Science, Vol. 21, Issue 1, (Jan., 1991), s: 3.
3. Ibid., s. 12.
4. Eric Hobsbawm, Kısa 20. Yüzyıl-Aşırılıklar Çağı, (İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1996), s. 39.
5.  Megan Trudell, “Prelude To Revolution: Class Consciousness and The First World War”, International Socialism, 76 (September 1997),http://pubs.socialistreviewindex.org.uk/isj76/trudell.htm,
6. Mueller, s. 15.
7. Trudell.
8. Ibid.
9. Ibid.
10. Hobsbawm, s.43.
11. Trudell.
12. Lev Troçki, Hayatım, (İstanbul: Yazın Yayıncılık, 1999), s. 251-252.

Yorumlar

Bir Cevap Yazın