porno izle
Kültür

Genç yazar Can Gürses’in ilk romanı ‘En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın’.  Nesnelerle, Küçük Asya’nın yemekleriyle insanların öykülerini, anlam dünyalarının oluşumunu birbirine eklemliyor Gürses. Bir aile sofrasınına oturan kırgınlıklar, aşklar, yalnızlıklar, evler, İstanbul, kavga ve suskunluklarla aynı zamanda ülkeyi anlatıyor. Romanda Kemal Gökhan Gürses’in illüstrasyonları da yer alıyor. Buyrun Can Gürses’in sofrasına…

“En Güzel Yıllarını Demek Bensiz Yaşadın” ilk romanınız. Matbaadan çıktığında ve elinize aldığınızda neler hissetiniz?

Heyecan ve korku. Kitabımı elimde tutmak, hem bir kavuşma hem bir ayrılıktı. Kokusunu içime çektiğimde, romanımın çoğunu yazdığım Edinburgh’un kokusu doldu içime. Pek neşeli günler değildi. Kitabın sayfalarını kaplayan sözcüklerimi, tanıdık, anlamlı sözcükler diye değil de tuhaf, yabancı imgeler diye gördüm. Uzun süre romanımı kitabımdan okuyamadım. O gün bugündür İstanbul’un hemen hemen tüm kitapçılarını gezip kitabıma bakıyorum; iyi mi, rahat mı, keyfi yerinde mi… Ayaküstü bakışıp, birbirimizle dertleşiyoruz. Onun yakınlarda bir yerlerde olduğunu bilmek güzel. Tabii en güzeli, okurun yamacında olduğunu düşlemek. Her geçen an, mesela kitabımdan bunun gibi söyleşilerde bahsettikçe, ayrılık hissim kuvvetleniyor. Ancak aşki ayrılığın her daim sebep olduğu o bağlılık hissi gündengüne dallanıp budaklanıyor.

Diyorsunuz ki; Anna Karanin’e atıfla belki  “Her mutsuz aile birbirine benzer, ama her mutlu ailenin kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Bir aile sofrasına oturtuyorsunuz tek tek aile bireylerini, yemekleri, eşyaları, cam sürahiyi, antika aynayı, irmik helvasını, Ermeni yemeği Topik’i… “Topik’in masalı biraz da benim masalımdır. Öteki olan ne varsa işte o benim”, diyor Koza. Romanınızda yemeklerin hikâyesi biraz da insanların hikâyesi ve her bölümde başka bir anlatıcı ve dil var. Bunu karakterleri güçlendirmek için mi tercih ettiniz?

“Aaa bak sen şuna Tolstoy’un sözünü yanlış yazmış” diyen pek muhterem fikir sahipleri karşıma çıkmadı değil. Tolstoy, Anna Karenina’da, “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” der. Ben de bu kıymetli sözü hem pekiştirmek hem de üzerine kendi sözümü söylemek için, romanımın sırtını bu edebiyat şaheserinin özüne yasladım. En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın’daki Deryadil ailesi birçoklarının ‘mutlu’ olarak göreceği bir aile. Mutsuzluğun her aile elinde biricikleştiğini savunan Tolstoy’a katılarak, haddim olmadan onun görüşünü biraz deştim, eşeledim ve yeni bir kıvama taşıdım; mutluluğa sirayet eden, hatta mutluluğu mutluluk eden mutsuzluğun biricikliğini anlatan bir öykü kurdum. Anlatıcı çokluğu; romandaki herkesin ve her şeyin kendi bakış açısından öyküyü anlatması da bu biricikliği desteklemek içindir.

Kitabınızda zihniyetler, modernlikler, yeni kapitalizm ve uygun tipolojiler, naif ve kırılgan insanlar var. Bir yerde okumuştum aristokrasiyi yaratan çatal-bıçak, sofra adabıdır, diyordu. Sofralar, insanlar, acılar coğrafyaya benziyor galiba. Ülkeye benzeyen bir sofra mı kurmak istediniz?

Sofra adabından ziyade aile adabını sorgulayan bir roman benimki. Aile adabı denen şey, o sofra başındaki kimi aile üyesi için sevgiyi paylaşmak, kimisi için saygı göstermek, kimisi için otorite kurmak, kimisi için otoriteye itaat etmek, kimisi için susmak, kimisi için anlatmak, kimisi için ah etmek, kimisi için umut etmek, kimisi için saklanmak, kimisi için yüzleşmek, kimisi için razı gelmek, kimisi için başkaldırmak… Bu birbirine benzemez anlayışlar, beraber aynı ülkede yaşayanlar arasında da geçerlidir. Bir sofrayı paylaşırken diğerlerinden neler beklediğimiz, bir ülkeyi paylaşırken diğerlerinden neler beklediğimizle birdir. Bu sırada en çok unuttuğumuz şey, başkaları için kendimizden bir şeyler beklemektir.

Geçmiş sofrada güncel; nesneler, yemekler, ülkenin hayatlara kattığı hikâyeler var. Sofra, aile ve ülkeyi-“Bu, her daim korkak bir babanın egemenliğinde hırıltıyla soluk alan bu astımlı ülkeyi”-yükleriyle nasıl kaldırıyor?

Sofra, ailenin ve ülkenin yükünü anne elinden çıkan yemeklerin lezzetiyle kaldırır. Tabii kıymetini bilene. Oysa görüyoruz ki sofra başındaki herkesin sevmediği bir yemek çıkıyor. Yemeklerin o bildik lezzetiyle mutluluğu bölüşeceklerine, o mutluluktan binbir mutsuzluk yaratıyorlar. Birbirlerini sevmedikleri tat için suçladıklarını görüyoruz. Ötelemek, farklı olanı mimlemek sofra başında edinilmiş bir illet meziyet. Aile de ülke de böyle ayakta kalan yapılarken sofra bunu en doğal, doğrudan, ilkel ve insani şekilde gözler önüne sermenin yeri. Ancak sofranın da bir sabrı vardır. Yemekleri pişiren anne bile olsa gün gelir, gönül koyup o sofrayı kurmaz ya da kuvveti, ömrü el vermeyip kuramaz. “Her şey bir günmüş” denir ya, sofralar da o tadı verir bana. Her şey bir gündür sofralarda. Ve her zaman pişmanlığın tadı kalır damakta.

Romanınızda eşyalara hafıza atfetmişsiniz. “Geçmişin öyküsü tektir”, diyorsunuz ancak geçmişin öyküsünü eşyalar aracılığıyla anlatmayı niçin tercih ettiniz?

Romanımdaki anne, Edibe diyor bu sözü. Ama önünü ardını da bir lokma ekleyince daha iyi açıklıyor kendini: “Halbuki geçmişin öyküsü tektir. Mühim olan öyküyü kimin ağzından dinlediğimiz. Her öykücü gerçeğe feleğini şaşırtır. Ne hikmetse, yine de her öykücünün gerçektir anlattıkları.” Elbette herkes aynı öyküyü anlatır ama nasıl anlatır! En ufak bir öykü bile farklı insanların ağzında bambaşka öykülere dönüşür. Gerçeğin beli öykülerle kırılır. Gerçeğe dayanmanın tek yoludur belki de öykü anlatmaktır. Böylece kendi gerçeğini yaratır insan. Bir insan, anlatıldığı ve anlattığı ölçüde gerçektir. Eşya da öyle. İnsanı da eşyayı da tanımak için onun öyküsünü nasıl anlattığına bakmalı. Romanımda geçmişin tek anlatıcısı eşyalar değil; insanlar da. Hafızayı sağlam tutan madde sabırdır. Bir yerde anıların unudur sabır. Eşyaların hafızasına insanlarınkinden çok daha fazla güveniyorum çünkü henüz onlardan daha sabırlı bir insana rastlamadım.

Roman karakterlerinin ne giydikleri, ne giymedikleri niçin önemlidir? Gerçek hayatta ne giyip ne giymediğimiz de aynı şekilde önemli midir? Koza’nın  gülkurusu pantolonu, Anna Karanin’in kırmızı çantası… Rengin haleti ruhiye ile bağı var mı? Örneğin Koza’nın mülteci olmasıyla gül kurusu arasında…

Kendimizi, giyindikçe ve soyundukça tanırız. Giyinmek, nasıl görünmek istediğimizi; soyunmak, nasıl göründüğümüzü tarif eder. Giyinmek, yapmaksa; soyunmak, olmaktır. Eğer insan, Sartre’ın dediği gibi yaptığı ölçüde oluyorsa, giyinmek de toplum içinde soyunmanın ilk adımıdır. Birdenbire ifade edemediğiniz tavrınızı, duruşunuzu giydiklerinizle ifade edebilirsiniz. Elbette giysilerin dilinden anlamak da en az edebiyatın dilinden anlamak kadar meşakkatli bir iştir. Birbirinin aynı giyinen insanların bile aynı türde giyinmeleri onların hayatla ve birbirleriyle olan ilişkilerine ve belki de ilişkisizliklerine dair çok şey söyler. Giysilerin grameri renklerdir. Koza’nın gençliği boyunca yeşil ve kahverengi giydiğini; darbe döneminde “düşünce suçlusu” veya “devrim umutlusu” olarak aranırken Fransa’ya kaçtığında zaman içinde bordoyu benimsediğini ve annesinin ona ilk gençliğinde hediye ettiği gülkurusu pantolonu hiçbir zaman giymediğini öğreniriz. İzninizle bu renklerle ne söylemek istediğimi açıklamak yerine bu renklerle kurduğum anlamı, yani Koza’nın kişiliğini, okurumun şefkatli ve zeki algısına bırakayım. Ama şunu söylemeden edemeyeceğim; romanımın tonu gülkurusudur. Bu tonun cisimleşmiş halidir Koza’nın, 27 yıl sonra evine dönerken giydiği gülkurusu pantolon. Koza’nın yaşama inadıdır bu; eve dönme cüretidir. Dikkatli okurum gülkurusunun Koza’nın getirdiği karanfilde ve çocukken ateşlendiğinde abisi Korkmaz öpücüğüyle Koza’nın ateşini ölçerken üzerinde örtülü ince battaniyede de olduğunu bütün naifliğiyle görür. En çok da romanımın duygusu gülkurusudur. Gülkurusu, pıhtılaşmış hüzündür.

Kalabalık’la başlayıp Yalnızlık’la bitiriyorsunuz. “Aile dediğin kalabalık bir sofradır”, diyorsunuz. Sonra Hrant Dink… Yalnızlık. Hrant’ın katledildiği zihniyet dünyasının oluşumunun izleri sofranızda var. Bu romanınıza başladığınızda aklınızda var mıydı?

Elbette. Romanımdaki her şey, bu korkunç katliama nasıl vardığımızı bir aile üzerinden göstermek içindir. Nihayetinde, aile dediğimiz çatışmalar cümbüşüdür. Bütün umutlar ve bütün umutsuzluklar ailenin yaratımıdır. İyi de kötü de ailenin eseridir. Çünkü sevgi kadar nefreti de, düşmanlığı da ailemizden öğreniriz. Çoğunlukla yakınımızdaki o başkalığı yok etmeden var olamayacağımızı sanırız. Oysa ona zarar verdikçe korkularımızı güçlendirir, iyiliği güzelliği çürütür, zamanı kendi kötülüğümüzün boyunduruğu altına alırız. Hayat biraz daha yaşanmaz bir hal alır. Sofralar, yaşanabilecek güzel hayat düşlerinin kurulduğu mekanlardır. Ancak daha yemek bitmeden, düş kırıklığına uğramak işten bile değildir.

Yeni kitabınızla okurlarınız ne zaman buluşacak?

Yeni romanım Kırık Beyaz, Nisan 2015’te okurlarıyla buluşacak. Ondan önce, küçük ve büyük çocuklar için yazdığım İnce ile Uzun adlı serimin ilk üç kitabı, Kasım ayında Doğan Egmont’tan insan içine çıkmak için heyecanla son hazırlıklarını yapıyor. Ben de bir yandan üçüncü romanım, Ölüyordum Geçerken Uğradım üzerinde çalışıyorum. Bir de sürprizim olacak ama takdir edersiniz ki sürprizler söylenmez!

Sizin edebiyatçılarınız kimler?

Sait Faik, Edip Cansever, Tezer Özlü, Turgut Uyar, Oğuz Atay, Jean Rhys, Franz Kafka, Marguerite Duras.

4 Temmuz ’14, Teşvikiye.

Röportaj: Mahmut Yılmaz

 

Can Gürses Hakkında…

Can Gürses, 6 Temmuz 1989’da İstanbul’da doğdu.
2003-2007 yılları arasında yatılı okuduğu VKV Koç Özel Lisesi’nden Cervantes’in Don Kişot’u, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı ve Bulgakov’un Usta ile Margarita’sı üzerinden ironi-yazar-toplum ilişkisini tartıştığı tezinden tam not alarak, International Baccalaureate (Uluslararası Diploma) ile mezun oldu.
2007-2010 yılları arasında okuduğu İngiltere’de The University of Kent’te Karşılaştırmalı Edebiyat ve Film Bölümleri’ni Krzysztof Kieslowski’nin Aşk Üzerine Kısa Bir Film, Mavi ve Veroniqué’in İkili Yaşamı filmleri üzerinden gerçekliğin kurmacalığını tartıştığı tezi ile en yüksek ikinci dereceyle bitirdi.
2010-2011 yılları arasında İskoçya’da The University of Edinburgh’ta Karşılaştırmalı Edebiyat dalındaki yüksek lisans eğitimini, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale ve Amin Maalouf’un Afrikalı Leo romanları üzerinden kimliğin Doğu-Batı ve ben-öteki parçalanmasını çözümlediği tezi ile tamamladı.
2010-2011 yılları arasında Edinburgh ve İstanbul’da En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın adını taşıyan ilk romanını yazdı. 2011-2012 yılları arasında Bilgi Üniversitesi’nde İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nde “Eleştirel Düşünce” ile “İngiliz Dili ve Edebiyatı” derslerini verdi. 2013’ün ilk altı ayında “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” adlı televizyon dizisinin diyalog yazarlığını yaptı.
İkinci romanı Kırık Beyaz’ı 2013’te tamamladı.
2011-2014 yılları arasında İnce ile Uzun serisinin ilk üç kitabını küçük ve büyük çocuklar için kaleme aldı. 2011 yılından başlayarak Bir+Bir dergisinde “Edebiyat Gardırobu” adlı köşesinde yazıyor. Kitap-lık dergisinde soruşturma dosyaları yayımlanıyor. İlk uzun metraj sinema senaryosu üzerinde çalışıyor. Ölüyordum, Geçerken Uğradım adını verdiği üçüncü romanını yazıyor.

Yorumlar