porno izle
FİKİR

                Alman Aydınlanmasını temsil eden filozoflar listesinin belki de en tepesinde yer alan Immanuel Kant 1780’li yılların hemen başında kaleme aldığı Saf Aklın Eleştirisi başlıklı çalışmasında insan aklının zorunlu sınırlarını belirleme işine girişmişti. Filozofa göre aklın tüm kullanım biçimlerinde bu sınırlar ortaya konmadan hiçbir kesin bilme ve doğru eyleme teşebbüsü kurumsallaştırılamazdı.  Başka bir ifadeyle, aklın çizilmesi gereken sınırları hem bilme hem de eyleme aşamasında insanlığa yol gösterecekti. Çizilen sınırlar aşıldığı takdirde akıl birtakım ikiliklere düşerek çatışmalar yaşayacak, spekülasyonlar üretecek, sahte bir metafiziğe saplanacak, bu çerçevede asla kesin olarak bilemeyeceği konular üzerine uzun uzun düşünecek, zaman zaman da boş laflar üreterek ahkâm kesecekti. Kısacası Kant’ın insan aklı için önerdiği sınırlar aşılmaması gereken zorunlu ve evrensel sınırlardı. Sınırların ihlal edilmesi hem teorik hem de pratik alanda ciddi sorunlar yaratabilirdi. Aydınlanmış bir kişi bu sorunları aşmış, olgunlamış, aklını evrensel sınırlar içinde kullanma cesareti gösterebilen bir kişiydi. Dolayısıyla bu sınırlar aynı zamanda Kant için Aydınlanmanın ne olduğu sorusunun yanıtına da ışık tutuyordu.

Kant’tan yaklaşık iki yüz yıl sonra Fransız düşünür Michel Foucault filozofun eleştirel felsefesini sınır-tutum olarak belirledi. Fakat Foucault’nun Kant’tan ayrıldığı önemli bir nokta vardı: Kant’ın sınır-tutumu ve bu tutumu belirleyen sorular (bu sorular aşılmaması gereken zorunlu sınırları aradığı için) negatif karakter taşımaktaydı. Foucault için ise eleştirel soru pozitif karakterliydi, yani ortaya çıkarılan sınırların tarihsel, dolayısıyla olumsal özellikte olduğunu göstererek bu sınırların aşılmasını hedefleyen bir pratik eleştiri yaratmaktı aslolan. Başka bir ifadeyle, Foucault’nun politik öncülü kendi pratiklerimizin ya da öznel deneyimlerimizin sınırlarının aşılamaz, zorunlu ve evrensel olmadığını göstermek; bu bağlamda kendimizin tarihsel bir ontolojisini yaparak (bizi çevreleyen sınırların hangi söylemsel ve söylemsel olmayan pratiklerle kurulduğunu görerek) sınırları dayatan deneyim ağının ve hakikat oyunlarının eleştirisiyle birlikte farklı otoriter (hatta zaman zaman tahakküm mekanizmalarına dönüşen) iktidar eksenlerini alt üst etmekti. Düşünürce pratik eleştiriden kastedilen, anahatlarıyla buydu.

Taksim Gezi Parkı direnişiyle birlikte açığa çıkan tam da Foucault’nun vurguladığı şeydir. Sınırlar sorgulanarak aşılmış, tarihsel-olanın ontolojisi çıkartılarak (hareketin anlıksal, yani planlanmamış olduğunu varsayarsak bu ontolojinin çok da bilinçli bir şekilde çıkartılmadığını, kendiliğinden geliştiğini kabul edebiliriz; fakat elbette ki sonuçları daha sistematik ve bilinçli bir şekilde analiz edilecek ve değerlendirilecektir) birey kendisini ve çevresiyle olan ilişkilerini – ki bu ilişki doğayla (örneğin parktaki ağaçlar ve doğal ortam) ya da diğer bireylerle olabilir – yeni pratikler kümesiyle yeniden kurmuştur. (Bu aşamada “halk üzerinden ölü toprağını attı”, “12 Eylül’ün yaratmış olduğu korku cumhuriyeti sona erdi”, “Korku eşiği aşıldı”, “Suni denge kırıldı” vb. gibi ifadeler hatırlanabilir) Bu kurulumun hem bireysel, hem kültürel ve toplumsal düzlemlerde açılımlarının olduğu pekâlâ öne sürülebilir. Bu açılımların felsefi ve politik boyutlarına kısaca bakmakta yarar var.

Direnişin genel karakterini betimlersek; Taksim direnişi “klasik anlamda ekonomik-politik taleplerin ön plana çıktığı bir direniş” olmaktan çok “bireysel, kültürel ve toplumsal hassasiyetlerin iktidar tarafından dikkate alınmasını talep eden, yaşam formlarının korunarak bu formların özgürlükçü bir perspektifle daha çok geliştirilmesine yönelik sivil iradeyi içinde barındıran gönüllü bir direniş”tir. İşte bu yüzden Ahmet İnsel’in bu direnişe ilişkin kullandığı “Haysiyet Ayaklanması” başlığı olmakta olan’ı karşılamaktadır. Haysiyet ayaklanması, iktidarın fütursuzca hem sözel, hem psikolojik hem de fiziksel şiddet kullanımına yönelik bir halk öfkesine gönderimde bulunmaktadır. Dolayısıyla bu tepki “Recep Tayyip Erdoğan’ı yedirtmeyiz” diyenlerin bu söylemi kullanırken varsaydıkları halkın öfkesinin altındaki niyet saptamasını bir hayli aşmaktadır. Başka bir ifadeyle, yaşanılanlar basit bir şekilde iktidar partisinin yürütmüş olduğu birtakım politikalara karşı olmakla, hükümeti düşürme planlarıyla ya da eşit ve adil bir seçim politik talebiyle vb. açıklanamaz. Daha doğrusu halkın öfkesi bu taleplere sığdırılamaz. “… Bu tepki, iktidarının mutlaklığını övüne övüne dile getiren, muhalefet ve eleştiriyi façası bozulan kabadayının zihniyet dünyası kodlarıyla algılayan, biat kültürü içinde yetişmiş bir kişiliğe yönelik tepkidir her şeyden önce. Bu mütecaviz ve mütehakkim siyaset yapma tarzını, bu horgören üslubu hazmedemeyenlerin, yurttaş hassasiyetlerinin zedelendiğini düşünenlerin ayaklanmasıdır.”[1] Bu çerçevede Taksim direnişi çoğunluğun sesinin duyurulması talebine işaret eden Arap Baharı’ndan farklıdır. Çünkü Türkiye’deki öfke iktidar tarafından çoğunluk demokrasisi başlığı altında gerçekleştirilen pratiklere ve söylemlere yöneliktir. Kars’taki “ucube” heykelin yıkılmasından iki ayyaşın anayasasına, alkol düzenlemesinden İstanbul’da yeni temeli atılan üçüncü köprünün adının “Yavuz Sultan Selim” köprüsü olarak belirlenmesine, Ankara metrosunda öpüşen gençlere ahlak zabıtalığı yapan uyarı anonsundan Taksim’deki topçu kışlasına kadar çok çeşitli alanlara müdahale etmeye çalışan otoriter bir zihinsel ufkun ürettiği söylem ve pratiklere karşı yükselmiştir bu tepki. Bu kadar farklı konularda uzmanlık sergilemeye çalışan iktidarın günden günde otoriterleşerek sertleşen söylem ve pratik birliği çok farklı toplumsal alanlardan, tabakalardan ve gruplardan gelen (hatta kimi çıkarları birbirleriyle taban tabana zıt olan) çeşitli insanları Taksim Gezi Parkında birleştirmiştir. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın, İstanbul’da Taksim Gezi Parkı olaylarını değerlendirirken, “Bu olaylar, iktidar olarak ne kadar başarılı ve becerikli olduğumuzun bir göstergesi. Muhalefetin senelerce uğraşsa da başaramayacağı bir şeyi, beş günde başardık ve normal koşullarda bir araya gelmesi düşünülemeyecek olan birbirinden çok farklı kesimleri, grupları, fraksiyonları toz duman içerisinde birbirleriyle buluşturduk” ifadesi yukarıda vurgulamaya çalıştığım meseleyi net bir şekilde açıklamaktadır. Peki bu kadar farklı kesimlerden ve birbiriyle büyük ölçüde aynı otobüse bile binmek istemeyecek zıt çıkarlara sahip insanlar nasıl oldu da haftalarca bir arada durdu (ve durmaya devam ediyor)? Türkiye’nin farklı bölgelerindeki yüzbinlerce insanı meydanlara döken motivasyonu “haysiyet ayaklanması” tespitinin ötesine taşıyabilecek politik/sosyal belirlemelerimiz neler olabilir?

  1. 1.       Çevreci duyarlılık: Aristoteles bir şeyi bilmenin o şeyin nedenini/ilkesini bilmek olduğunu söyler. Bu çerçevede yukarıdaki sorunun yanıtını doğru verebilmek için direniş hareketinin kendisinden hareket etmeye başlayan ilk noktası ya da nedenine göz atmakta yarar var. Bu bağlamda Nilüfer Göle’nin ifadesiyle “hareketin kendisi gibi, anatomisine de ağaç dibinden başlamak gerekiyor.”[2] Ağaç öyle saf ve aynı zamanda öylesine somut ki farklı görüşlerdeki yüz binlerce insanı örgütleyebildi çünkü çevre duyarlılığı, üzerinde herkesin kolaylıkla uzlaşabileceği son derece mikro (mikro olduğu kadar da makro) bir meseleydi.
  2. 2.       Polis şiddeti: Çevreci duyarlılıktan hareket eden toplumsal muhalefet masumiyeti son derece belirgin basit bir talebin bile devlet tarafından şiddet yoluyla bastırılmaya çalışıldığına tanık oldu. İnsanlar iktidarın ağacı bahane görmeye başlamasıyla birlikte dozajı günden güne artan kolluk gücü şiddetiyle yüzleştikçe muktedirin kamusal alana ilişkin en ufak bir isteğe bile tahammül edemediğini, kamusal alanı gazlarla zehirlediğini gördü.
  3. 3.       Ana akım medyanın susturulması: Üstüne üstlük insanların yaşadıkları açık şiddetin yayınlanmaması, olaylar yerine insanlarla dalga geçer gibi birtakım belgesellerin, yemek programlarının ya da yarışma programlarının ana akım medyanın ekranlarında gösterilmesi insanların acılarını ya da taleplerini ifade edebilecekleri tek alanın meydanlar/sokaklar olabileceği fikrinin ortaya çıkmasına ve kuvvetlenmesine yol açtı.
  4. 4.       Neoliberal politikalara duyulan tepki: AKP son on yılda izlediği ekonomi politikalarıyla Türkiye’yi küresel kapitalizme entegre etmeyi büyük ölçüde başardı. Gündelik hayatın en ücra köşelerine kadar sirayet eden bu değişim Taksim hareketinin çevreci duyarlılık ile kapitalizm eleştirisini eşzamanlı yürütmesine yol açtı. Taksim’deki gezi parkına yapılacak olan AVM neoliberal ideolojinin Türkiye’deki somut karşılığı, başka bir deyişle küresel kapitalizmin adı olarak algılanmaktadır. Başlangıçta insanlar tarafından büyük bir coşkuyla karşılanan, küresel emek sömürüsünün cisimleşmiş halleri olarak AVM’ler kent dokusunu altüst ederek günden güne göze batmaya başladılar. Bu sebeple “gezi parkı’nın ortasına AVM inşa edilmesi, İstanbullular gözünde kamusal alanın, vatandaşa açık mekanın özel sermayeler tarafından istimlak edilmesinden başka bir şey değildir.”[3]
  5. 5.       Bıkkınlık veren tüketim hayatı: Neoliberal politikalar topluma tüketimi empoze etti. Oysa tüketim insanları mutlu etmiyor. Son model cep telefonları ya da televizyonlar satın almak insanların yaşamlarından memnun olmalarına yetmiyor. Tüketim, insanlara “iyi bir hayat yaşıyoruz” dedirtmiyor. Dedirtse bile insanlar bu söyleme inanmakta oldukça zorlanıyorlar. Kimse AVM’lerle büyümek istemiyor. Mutluluğu ya da neşeyi değerlerin tüketilmesi aracılığıyla değil yeni toplumsal değerler yaratarak (ya da “paylaşım”, “dayanışma” vb. gibi kaybolmuş değerleri yeniden canlandırarak) yakalamak istiyorlar. Bu yüzden ekonomik düzlemde herhangi bir sorun yaşamasalar da insanlar daha iyi bir hayat özlemiyle meydanlara çıkabiliyorlar. Brezilya’daki başkaldırıda da böylesi bir arzunun olduğunu söylemek mümkün.
  6. 6.       Yalnızlaşma, yabancılaşma ve mekansal/kentsel farkındalık: İnsanların tüketime hapsolmak istememesi yeni mekansal arayışların belirmesine yol açmıştır. İnsanlar evlerinde odalarına hapsolmuş durumdalar. Evlerin her odasında neredeyse bir televizyon var. Herkes istediği bir diziyi ya da programı istediği odada izleyebilme fırsatına sahip. Öyle ki o oda zamanla o kişinin özel odası haline dönüşüyor. İşyerleri de bundan farksız. İşyerlerindeki insanlar arasındaki duvarlar, paravanlar vb. bu duruma örnek olarak verilebilir. Herkesin kendine ait bir dünyası var sanki. Tabi bu durum bireyselleşmeye değil bireycileşmeye yol açıyor. Bu yolun sonu da malum yalnızlık hissiyatı. Hissiyatın ötesinde aslında herkes gerçekten çok yalnız. Tabi bu yalnızlık beraberinde muazzam bir yabancılaşma da getiriyor. Bir de haftasonları gidilebilecek tek adres olarak AVM’lerin varlığı yabancılaşmanın en üst noktası. Kısaca kentlerde nefes alacak kamusal alan neredeyse yok gibi. David Harvey “kapitalizmin son derece mekansal/coğrafi bir mesele” olduğunu iddia ederken bu yabancılaşma (ya da atomlaşmaya da) dikkat çekmeye çalışıyordu. “Parkın korunması mücadelesi kelimenin tam anlamıyla, sadece metaforik değil, meydanın bizatihi fiziksel anlamda sahiplenilmesi, koruma altına alınması demektir.”[4] Bu çerçevede insanlar rahatça nefes alabilecekleri geleceklerine sahip çıkmaya çalıştılar. Yani atomize olmuş, parçalanmış burjuva bireyi yabancılaşmayla sıkıştığı hayatta kamusallığı, kamusal olanın gücünü ve hakikatini yeniden keşfetti!
  7. 7.       Otoriteye duyulan öfke, saygı ve özgürleşme talebi: Otoriteye duyulan öfkeyi iktidar bağlamında yukarıda açıklamıştık. Bu bağlamda insanların saygı talepleri var. Bu talepleri hem negatif hem de pozitif boyutta okumak mümkün. Negatif boyutu şu: Kendi hayatlarına müdahale edilmemesini, hiçbir renkten, dilden, kimlikten, dinden, inançtan, cinsel tercihten insana ayrım yapılmamasını istiyorlar. Pozitif boyutu ise: Kendi sözlerini söylemek ve yönetime ya da karar mekanizmalarına katılmak istiyorlar (İktidarla yürütülen müzakere süreçleri ve Taksim’de -ve Türkiye’nin birçok kentinin açık alanlarında ya da parklarında- örgütlenen direniş forumları bu aşamada hatırlanabilir). Kısaca hem negatif boyutta hem de pozitif boyutta insanların özgürlük talepleri var. Bu talebin arkasındaki motivasyon özellikle gençlerin daha deneysel bir hayat yaşama arzuları. Yani daha çok aşk, daha çok cinsellik, daha çok serbestlik vb. Kanımca bunları yaşamak isteyen gençlik sadece solcu gençler değil, merkezlerde yaşayan muhafazakar değerlere sahip gençlerin de böylesi arzuları olduğunu düşünüyorum.[5] Yani gençlerin arzuları özgürleşme noktasında kesişiyor. Bu hareketin bu kadar canlı olabilmesinin nedenlerinden birinin bu yoğun arzu kesişmesi olduğu kanısındayım.

Bu politik/sosyal belirlemeler ışığında Türkiye’deki toplumsal muhalefet ve toplumsal ilişkiler bağlamında ne değişti?

  1. 1.       Bireysellik ön plana çıktı: Taksim’deki direniş sırasında gençlere “neden buradasınız?” sorusu yöneltildiğinde gençlerin büyük bir bölümü “kendim için, kendi geleceğimi, haklarımı ve özgürlüğümü savunmak için buradayım” yanıtını verdi. Bu bağlamda her birey kendi durduğu noktadan özgürlük mücadelesi verdiği için çokluk ortaya çıktı. Ancak bu çokluğun homojen bir yapısı yok, homojen yapısı olsa zaten çokluk olmaz. Tekilliklerin ön plana çıktığı ancak belirli bir ortak zeminden de söz edilebilecek bir mücadele ağı belirdi. Bu mücadele ağında artık “biz bu halk için canımızı verdik, onlarsa bizim ölümümüzü seyretti, darbe karşısında kimse sesini çıkarmadı, biz bu halk için boşuna savaşmışız” diyen bir kitle yok. Başkaları için mücadele verdiğini söyleyen, bu sebeple kendi örgütsel ya da bireysel hatalarının sorumluluğunu üstlenmeyip bu sorumluluğu sürekli başkalarına yüklemeye gayret eden bir gençlik topluluğu yok karşımızda. Daha çok “ben haklıyım, bu yüzden mücadelemden vazgeçmem” diyen, eyleminin sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmayan, bu bağlamda da polis şiddetini gördükçe geri çekilmeyen ve ilginç bir şekilde inatla o şiddetin üzerine üzerine giden bir gençlik doğdu. Tabi bu durumun en temel nedenlerinden biri yirmili yaşlardaki bu insanların belleklerinin temiz oluşu. Kirli belleklerle hareket eden politik topluluklar kalabalık arasında hemen fark ediliyor, çünkü bu insanların belirli durumlarda önyargıları hemen devreye giriyor. Oysa temiz belleklerin bu türden önyargıları yok, zihinleri temiz. Rönesans düşünürü Francis Bacon’ın ifadesiyle zihinleri deneyimin ışığıyla yıkanmış bir gençlik karşımızda duran.
  2. 2.       Umut ilkesi açığa çıktı: Gezi Parkı eylemleri ile uzun yıllar boyunca aşağılanmış, haksızlığa uğramış ya da bastırılmış insanlar bir olanağı, farklı bir yaşama biçimini keşfetmiş ve bunu yaşatmak istemiştir. Bu olanak, içinde, bir araya gelebilmenin, birbirini anlayabilmenin imkânını ve artık sessizliğin bir zorunluluk olmadığı gerçeğini barındırmaktadır. “Eylemlerin sana katkıları ne oldu?” sorusuna Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Ayşe Candayan şu yanıtı veriyor: “Sınavıma çalışmayı bırakıp sokağa çıktım. Gaz maskem, gözlüğüm, hiçbir şeyim yoktu. Gözlerim çok yandı, hiç tanımadığım insanlar bana yardım etti. … Ben o kalabalıkta hiç tanımadığım insanlarla el ele tutuştum, onlarla birlikte savruldum. Ve o zaman içim umutla doldu. Ben ilk kez bu kadar güzel insanı bir arada gördüm.”[6] Candayan’ın bu sözleri kitlelerin bireyselleştiğinin ama aynı zamanda bireylerin de kitleselleştiğinin en güzel ifadesi. Yukarıda da söylemeye çalıştığım gibi kapitalizmin (özellikle tüketim ilkesinin) bireyciliğinin yalnızlaştırma politikasına karşı bireyselliğin kitleselleştirilmesi ve kamusallığın yeniden keşfi politikası öne çıktı. Bir başka Gezi parkı direnişçisi Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Deniz Kartepe ise yaşanılanlara ilgili şunları söylüyor: “Orada alternatif bir yaşamın ne kadar güzel olduğunu gördük. Paylaşımın çok yüksek olduğu, insanların bibirini yargılamadığı, herkesin birbirine saygılı olduğu bir ortamda yaşadık. Çok güzel bir özgürlüğü tattık, kurtarılmış bir bölge oluşturduk. Ütopya gibiydi burası.”[7] Kısaca paylaşım, dayanışma, özgürlük ve saygı. Yani ütopya! İşte umut ilkesi!
  3. 3.       Yeni bir epistemoloji/yeni bir dil doğdu: Bir başka önemli değişiklik yazının giriş kısmında da belirtmeye çalıştığım gibi perspektifin kendisinde yaşandı. Perspektifin değişmesi demek kavramsal çerçevenin (kategorilerin ya da episteme’nin) – başka bir deyişle, insanların hakikate ilişkin anlam dünyalarının- değişmesi demektir. Bir tür sınır kayması olarak da okunabilecek bu olumlu (ve bence devrimci) değişme kuşku yok ki insanların eylem alanlarının da sınırlarını yerinden oynattı. Bilme ve eyleme alanındaki bu değişime eşlik eden şey dilsel çerçevenin de muazzam şekilde değişime uğraması. Özellikle isyanın diline bakıldığında eski tip, geleneksel bir muhalefet dilinin kullanılmadığını görmekteyiz. Tabi bu aşamada en etkili olan dinamik özellikle cep telefonu mesajlaşmalarında ve internet yazışmalarında etkili olan kodlar. Bu kodlara mizahi bir bakışın eklemlenmesi muhalefet dilinin önemli ölçüde değişmesini mümkün kılmıştır.
  4. 4.       Ağdaş yapının önemi belirdi: Teknolojiyle birlikte yeni bir sosyal yapı ortaya çıkmıştır: Ağdaş yapı. Yukarıda tarif edilen epistemolojik yenilikle de ilişkili olan bu yapı teknoloji aracılığıyla doğmuştur. Yurt çapına yayılan direniş, ağdaşlığın, toplumsal, tarihsel, kültürel varlıklar olarak hepimizi etkilediğinin en somut göstergesidir. Yaşadıklarımız en azından bize şunu öğretmektedir: “Günümüzde teknoloji, insan-dünya-bilgi/bilgi olmayan ilişkilerini tümüyle etkilemektedir; eğer isterlerse ve erişebilirlerse toplumun tüm bireyleri kendilerini ifade etme olanağına, tüm zamanlardakinden daha çok sahiptirler. Yöneten-yönetilen ayırımı neredeyse olanaksız hale gelmiştir. ‘Karar verici olmak’ artık belli bir kesimin ayrıcalığı değildir; her türlü ayırımcılık, özellikle, cinsiyetçi işbölümüyle hepimize ulaşan cinsiyetçi ayırımcılık gücünü yitirmiştir. Çocuklar da, gençler de, kadınlar da vardır! Farklı kimliksel özelliklerini bugüne kadar şu ya da bu şekilde gizleyenler de artık peçelerini kaldırmıştır, toplumda onlar da vardır!”[8] İşte bu yüzden artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!
  5. 5.       Politikanın anlamı değişti: Son gelişmelerden sonra hem politikanın ne olduğu ve politikanın nasıl yapılabileceği hem de mevcut demokratik siyasetin/mekanizmanın açmazları ve yetersizliği sorgulanmaktadır. Radikal demokratik politikanın yeni kavramları ile Türkiye halkı Gezi’de gerçekten tanışmıştır: katılımcılık ve çoğulculuk. Özellikle katılımcı ve çoğulcu bir politik zeminin demokratik bir eksende örgütlenmeye çalışılması bunun en önemli göstergelerindendir. Bugün yurt çapında gerçekleştirilen forumlar ve tartışmalar yeni politik perspektifin ve demokrasi anlayışının sokaktaki yansımaları olarak okunabilir. Politikanın bir yandan bir gösteri alanına dönüştüğü, bir yandan da devlet eliyle şirketleştirilerek faşizanlaştığı bir dönemde ezilenlerin kendi özerk davranma potansiyelleri ve güçleri olduğunu hatırlamak son derece önemlidir.[9] Çünkü devletin kabul edemeyeceği tek hakikat budur ve zaten etmemektedir de. Başbakan 25 Haziran tarihinde yaptığı grup konuşmasında şunları söylemiştir: “Bazı yazılı ve görsel medyada olanlar, bu tiplere haddini bildirmiyor. Bundan daha büyük haddini bilmemek olur mu? Kalkacaksın sen, hükümete ‘Şu valiyi, şu emniyeti görevden al, şunu açığa al, şunu şuraya götür, bunu buraya götür.’ Önce sen haddini bileceksin. Bilmem ne platformuymuş, ne platformu olursan ol. Ayaklar ne zamandan beri baş olmaya başladı. Böyle şey olur mu? Milletin vermiş olduğu bir yetki var. Milletimizin verdiği bu yetkiyi kullanamaz duruma gelirsek o zaman bittik demektir.”

Peki bundan sonrası için ne önerilebilir? Neler yapılabilir?

Kanımca bu hareketin sürekliliğini mümkün kılmak için iki öğeye ihtiyaç var: a) Bireyselliğin kitleselleşmesi için çabalamak, b) kitlenin bireyselleşmesinin önündeki engellerin kaldırılması için mücadele etmek. “Nasıl bireylerin kitleselleşerek yeni bir politik ufuk edinmeleri hayatiyse, varsayılan kitlenin de üzerine yapıştırılan genel etiketlerden ve onu belirli bir şekilde öznelleştiren temsiz mekanizmalarının maddi, manevi yükünden, kendi hikâyelerine ve taleplerine sahip çıkarak, kendi politik edimiyle kurtulması gerekiyor” diye yazmıştı bundan iki yıl önce Meltem Ahıska.[10] Bugün önemli ölçüde gerçekleşen bu söylemin pratikteki yansımalarının derinleştirilerek sürdürülmesi gerekiyor. Bu aşamada gözden kaçırılmaması gerektiğini düşündüğüm beş nokta var.

  1. Toplumsal düzlemde geniş alanda yatay/yerel politik bağların sıkı bir şekilde kurulması ve örgütlenmesi. Bu çalışmalar içinde her türden politik görüşün kendisini ifade edebilmesi olanağının yaratılması.
  2. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemlerinde millet ve milletin dışında kalan vatandaş ayrımı ve bu ayrım aracılığıyla toplumdaki farklılıkları kutuplaştırma çabasına karşın, direniş forumlarının ya da hareketin toplumun tüm kesimlerinin ortak taleplerinin sesi olmaya çaba göstermesi. Bu çerçevede Başbakan’ın ötekileştiren diline ve üslubuna aynı şekilde karşılık verilmemesi son derece önemlidir (örneğin bu millet cahil, AKP’ye oy verenlerin hepsi akılsız vb. gibi söylemler son derece sorunlu söylemlerdir).
  3. Geleneksel muhalefet yapma biçimlerinden ve söylemlerinden uzaklaşılarak bu direnişte “yeni” olanın açığa çıkarılması ve yeni olan üzerinde daha çok kafa yorulması. (Çünkü kanımca bugün ortaya çıkan isyan hareketini geleneksel muhalefet örgütleri de klasik şablonlarla hareket ettikleri için yönlendiremezler ve bugün yapılabilecek en büyük hata da hareketin öncülüğüne soyunarak farkında olmadan onun içini boşaltmaktır)
  4. Üçüncü maddenin uzantısı olarak bu hareketi geçmişin sığ klişeleriyle anlamaya çalışanlara karşı yeni sınıfsal, ekonomik, sosyolojik ve politik-ideolojik analizler yaparak yeni bir (çokluk karakterini yitirmeyen, yani pratikle bağını koruyan) teorik hat yaratabilmek.
  5. Demokratik ve özgürlükçü havanın siyasal toplumsal hayatta kalıcı hale getirilmesi için çabalamak. (Örneğin Kürt sorununun barışçıl yollardan çözümü, yeni anayasa, seçim barajının düşürülmesi vb. gibi tartışmalara katılarak iktidarın çizdiği sınırların ötesine geçen bir siyasal söylem inşa etmek)

Kendi hikayelerimize, söylemlerimize ve taleplerimize sahip çıkalım!



* Dokuz Eylül Üniversitesi, Felsefe Bölümü.

[1] Ahmet İnsel, “Haysiyet Ayaklanması”, Radikal, 04.06.2013.

[2] “Gezi: Bir Kamusal Meydan Hareketinin Anatomisi”, T24, 06.06.2013.

[3] Nilüfer Göle, “Gezi: Bir Kamusal Meydan Hareketinin Anatomisi”, T24, 06.06.2013.

[4] A.g.e.

 

[5] Bu konuyla ilgili olarak Ali Akay’ın Radikal’de yayınlanan 2013 Mayısı: Moleküler Devrim başlıklı yazısına bakılabilir.

[6] Cumhuriyet gazetesi, 23.06.2013.

[7] Cumhuriyet gazetesi, 23.06.2013.

[8] Betül Çotuksöken, Ağdaş Toplumu Gençler Öğretiyor, Milliyet, 12.06.2013.

[9] Meltem Ahıska, Post Express, Aralık 2011.

[10] Post Express, Aralık 2011.

www.toplumsol.org

Yorumlar

Bir Cevap Yazın