porno izle
analiz

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Gerçi yaşadığımız coğrafyada Kadınlar Günü’nü kutlamalarla geçirmek bir türlü nasip olmadı coğrafyanın kadınlarına. Kadınlar günü daha çok şiddetin her türlüsünden eğitim hakkının gaspına kadar onlarca sorunun istatistiklerle, çarpıcı röportajlarla, bizzat sorunların çözümünden sorumlu makamların vurgulu “kadına şiddeti lanetliyoruz” açıklamaları ile boca edildiği bir gün oluyor. 

Artan kadın cinayetleri, tahrik indirimleri, çocuk yaşta evliliği meşrulaştırmaya yönelik resmi ağızların söylemleri, neredeyse ekonomik olumsuzlukları çalışan kadın sayısına bağlayıp “kadınları iş dünyasında erkeklerin yerini kapmakla suçlayan” anlayış, kılık-kıyafet üzerinden tacizin-tecavüzün “hak edildiğini” artık açık açık söylemekten çekinmeyen çarpık zihniyet ve daha onlarca olumsuzluk… Şimdiye kadar edinilen kazanımlar bile yavaş yavaş kaybediliyor. 

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kadınların durumu böyleyken bir de Suriyeli mültecilerle görünür olmaya başlayan göçmen kadınların katlanarak artan sorunları var.

Gerçi yasa önünde henüz “mülteci” sıfatı bile olmayan bu insanlara yönelik giderek artan nefret söylemlerine bakılırsa göçmen kadınların Kadınlar Günü çerçevesinde sorunlarının dile getirilmesi bir tarafa göçmenin hakkı olamaz! 

 

Göçmen kadınların günü mü olurmuş? Yeme-içme ve barınma ihtiyaçları karşılandıktan sonra daha ne isteyebilirler ki? Kaldı ki, göçmenin-mültecinin de mümkünse sefil olanı makbul. Göçmen olduklarını her daim kanıtlayacak şekilde bitmemiş inşaatlarda veya kamplarda yaşamalılar, kadınların gözleri sürekli dolu dolu olmalı, kadınlar sefil çocuklar yarı çıplak dolaşmalı… Göçmen göçmenliğini bilmeli!!!

Hayata tutunmaya çalışmak, mesela göçmen kadınlar için bakımlı olmaya uğraşmak, yeni bir hayat kurmaya çabaladıkları ülkede günlük hayata karışmak, hele hele rekabete girecek şekilde başarı göstermek pek hoş karşılanacak şeyler değil.

Tabi kılık kıyafet de önemli bu noktada; göçmen kadınların kapalı olmaları bir kesim için başlı başına mesafe konulması için yeterliyken açık ve girişken olmaları da diğer kesim için eleştiri kriteri olabiliyor.

Türkiye’ye her gelişimde göçmenlere karşı nefrete varan söylemlerin daha da arttığını görebiliyorum. Nefret suçunun hâlâ kanuni yaptırımı olmaması, “kendisi gibi olanlarla” yaşamaya alışmış bir toplumda göçmenlere yönelik kanuni alt yapının oluşturulmamış ve entegrasyon politikası geliştirilmemiş olması gibi durumlarla birleştiğinde tehlikeli sonuçlara yol açabilecek hale geliyor.

 

“Mülteciler yüzünden asayiş bozuldu”, “mülteciler yüzünden gençler iş bulamaz hale geldi” vs vs.. “Mülteciler yüzünden ülkenin ahlakı bozuldu” diyenine dahi denk geldim. Mülteci bile olmadıklarını anlatmak beyhude çaba ancak “iş yeri sahiplerinin Türkiyeli çalışanını işten çıkarıp ucuz iş gücü olarak gördüğü Suriyelileri işe aldıklarını” belirtmek de bu yaklaşıma sahip insanların bakış açısını değiştirmeye yetmiyor. 

Suriye başta olmak üzere göç akınlarının olduğu ülkelerde politikaları belirleyenlerin vekalet savaşına dahil olurken göçmen akını olabileceğini de hesap edip toplumu ve gerekli alt yapıyı hazırlaması gerekirdi. Ancak vekalet savaşında koz olarak görülen göçmenlerin sayısı kontrolden çıkıp da göçmen akınlarına dönüşünce bu akınların yarattığı etkilerle yüzleşen insanların aşırı tepkilerini anlamak mümkün değil. Bu durumlarda en sık karşılaşılan cevaplardan biri de “Ama ben o politikaları desteklemedim” şeklinde oluyor. “İyi ama eş dost ile konuşmak tepki göstermek değil yürütülen politikaya sessiz kalmak…”

 

Kısacası, insanların ülkelerinin yıkılmasına doğrudan veya dolaylı katkıda bulunulup göç akınında payı yokmuş gibi “biz sizi burada istemiyoruz, ülkenize dönün” demek ne insani ne de vicdani bir durum.

Göçmenlerin önemli bir kısmının kırsal kesimlerden gelen eğitim düzeyi düşük, kapalı ve muhafazakar kültüre sahip, kalifiye iş gücü sınıfına girmeyen insanlar olduklarını unutmamak gerek. Bir de üstüne savaş travması, kurulu düzenin alt üst olduğu, bütün mal varlıklarını ve bulundukları yerdeki saygınlıklarını yitirdikleri göç zorunluluğu eklendiğinde mevcut profil daha da travmatik bir hal alıyor. Bu insanların göç ettikleri yerlerde öğrenim başta olmak üzere sağlıklı entegrasyon politikaları ile karşılanmaması gettolaşmalarına sebep olabiliyor. Ki, göçmen karşıtlığı aslında orta ve uzun vadede tehlikeli gettolarla günlük yaşama tehdit olabilecek hale de gelebilir. Yanlışın yanlışı tetiklediği ve bir süre sonra suçlu ile mağdurun birbirine karıştığı bir süreç…

Bu tablo içinde göçmen kadınların durumu daha da ağır. Savaşın kadınlar üzerinden yürüdüğünü hepimiz biliyoruz. Özellikle kendi ülkelerinde kırsal bölgelerde doğup büyüyen kadınlar eğitim hakkının gaspı, erken yaşta evlilik, daha 30’una gelmeden çok sayıda çocuk sahibi olmak gibi ağır hayatlar yaşıyorlar. Aile içi şiddet o kadınların büyük ölçüde “normal” karşıladıkları, çok eşliliği “olabilir” şeklindeki durumlar. Bu kadınlar eğer savaş şartlarında tecavüz, taciz, fuhuş zorlanma, küçük yaşta evlendirilme gibi şeyler yaşamışlarsa çoğunlukla kendi kültürlerinde “namus lekesi” olarak görülebiliyorlar. 

 

Göç ettikleri ülkelerde de kendi ailelerindeki erkeklerin kaybettiklerinin hırsını çıkardıkları objelere dönüşebiliyorlar. Göçmen erkeklerin bir kısmı “ailesindeki kadınlar üzerindeki gücünü, iktidarını kaybettiğini” düşünüp kadınları daha da kısıtlayabiliyor. 

Vakti olanlar Suriyelilerin yoğun olduğu mahallelerdeki destek merkezlerine uğrayabilir. Göçmen kadınlarla çalışanlar “aile içi şiddet neredeyse hepsinde var” diyor. 

Kendi ülkesinde zaten kapalı bir alanda yaşamaya zorlanan ve hatta başka türlü bir yaşamın mümkün olduğunu bile bilmeyen kadınlar göç ve ardından gelen sıkıntılarla birlikte iyice cendere içine alınıyorlar. 

Göçmen kadınlarla birlikte çalışan bir arkadaşım “bir adamın eşinin kendisinden hızlı dil öğrenmesini hazmedemeyip kadını öldürmeye teşebbüs ettiğini” anlatmıştı. 

Sadece tecavüz, yaş düştükçe ilginin arttığı küçük yaşta evliliğe zorlanma gibi durumlar dışında göçmen kadınların her gün yaşadıkları ve büyük ihtimalle hayatlarını etkileyecek olumsuzlukların da gündeme gelmesi ve tartışılması gerekiyor.

Göçmenler için yiyecek ve barınma temin etmek sorunun en acil ancak en küçük parçasını çözebiliyor. Göçmen kadınların eğitime ve sağlık hizmetlerine ulaşmaları temin edilip, gerektiğinde güvenlik birimlerine başvurabileceklerinin de güvencesi sağlanmalı. Göçmenlere yönelik nefret söylemlerinden taviz vermek istemeyenler veya konunun kendilerini ilgilendirmediğini düşünenlere kötü haber; Göçmenlerin en azından yarısı dönmeyecek. Türkiye’de doğan bir nesil olduğunu göz önüne alarak bu insanların etrafı duvarlarla çevrilse de hemen yanı başımızdaki mahallede yaşayacakları ve toplum dışına itilerek gettolaşmaya zorlandıklarını unutmamak gerek. 

Dönenlerse Türkiye’nin en uzun sınırının olduğu Suriye başta olmak üzere hemen yanı başımızdaki ülkelerde olacaklar. Sınırların artık çok da önemli olmadığı yeni dünyada savaş travmaları ile alt üst olmuş nesiller var ve arada kaç kilometre olursa olsun hiç kimseye uzak değiller. (evrensel)

Yorumlar