porno izle
analiz

Kürtlerin bundan 31 yıl önce Ahmet Türk tarafından dile getirilen ‘Bizlerin ekmeğe, suya değil, demokratik hak ve özgürlüklere ihtiyacı var’ iradesi Erdoğan’ın uykularını kaçırıyor.

Jetlerin uğultusundan Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin salonundaki camlar titreşiyor, helikopter pervanelerinin “par par”ları kürsünün meşe kaplamasına çarpıp parçalanıyordu.

Köşede sivil savcı, kürsüde biri askeri üç yargıç oturmuştu.

Salonun ortasında “sanık” Ahmet Türk, ellerini önünde kavuşturmuş; üzerinde lacivert paltosu, kısa saçları, yakası açık gömleğiyle hakkında verilecek kararı bekliyordu.

29 Kasım 1987 seçimlerine 10 gün kalmıştı.

Diyarbakır DGM’de “PKK’ye yardım ve yataklık yaptığı” iddiasıyla 10 aydır tutuklu yargılanıyordu Türk.

O gün elleri kelepçeli getirildiği mahkemede tahliye edilmezse 10 gün sonra cezaevinden SHP Mardin Milletvekili olarak tahliye edilecekti.

Seçim kararı alındığında Türk cezaevinde tutukluydu. Cezaevinden milletvekili adayı olmuştu 29 Kasım seçimlerinde. Ancak merkez yoklaması yapan SHP, Türk’ü aday göstermemişti. Türk de bağımsız aday olmuştu.

Ancak yargı SHP’nin merkez yoklamasını reddetmiş, ön seçimle adayların belirlenmesi kararı vermişti.

Türk de yargı kararıyla yapılan ön seçime cezaevinden katılıp Mardin’de SHP’nin birinci sıradan milletvekili adayı seçilmişti.

İşin arkasını elbette devlet de görüyordu.

Eğer bu duruşmada tahliye edilmezse, Türk 10 gün sonra Diyarbakır Cezaevi’nden milletvekili olarak büyük bir kalabalıkla, sloganlarla, alkışlarla, davullarla, zurnalarla tahliye edilecekti.

Hoş o duruşma günü de yaşanan tablo çok farklı değildi.

Diyarbakır DGM’nin salonu salkım saçak insandı. Herkes soluğunu tutmuş, mahkemenin vereceği kararı bekliyordu.

Savcı “devlet aklı”na uyarak tahliye talep etti, mahkeme heyeti de bu isteğe uydu; Ahmet Türk’e tahliye…

O anda salonda büyük bir sevinç dalgası yayıldı. Herkes “çıt” çıkarmadan birbirine sarılıyor, usulca öpüşüyordu. Sessiz bir coşku yaşanıyordu mahkeme salonunda. Salkım saçak mahkemenin kararını bekleyenler dillerinin ucuna kadar gelen sevinç çığlıklarını yutmuşlardı sanki.

Türk, elleri zincirlenip jandarmaların arasında yeniden Diyarbakır Cezaevi’ne gönderildi. Tahliye işlemleri tamamlanacaktı. SHP bayraklarıyla, Erdal İnönü’nün, Aydın Güven Gürkan’ın posterleriyle donatılmış araçlarla uzun bir konvoy oluşturdu duruşmayı izlemeye gelenler. Türk’ü karşılamak için DGM binasından SHP il merkezine doğru akıyorlardı.

Bir bayram havası vardı Diyarbakır SHP’nin önünde. Davullar, zurnalar çalıyor, insanlar halaya durmamak için kendilerini güçlükle tutuyorlardı.

Destekleyicilerinin omzunda SHP binasına girdi Ahmet Türk.

Çevrede uzun namlulu silahlarla uzak koruma yapanlar, fişeklikleri çapraz takmışlardı. 10 kadar da yakın koruma yapan vardı çevresinde.

Parti binasından taşmış, balkonun önündeki alanı doldurmuştu Diyarbakırlılar. Herkes Türk’ün konuşmasını bekliyordu.

SHP’nin balkonuna çıktığında ortalık alkıştan yıkılıyordu. Sol yumruğunu havaya kaldırıp sözlerine çarpıcı bir cümleyle başladı Ahmet Türk:

“Bizlerin ekmeğe, suya değil, temel hak ve özgürlüklere ihtiyacı var…”

İşte 1987 yılında bir gazeteci olarak tanık olduğum bu görüntü, aradan geçen 31 yıl ve onca siyasetçiden sonra bugün de Erdoğan’ın korkulu rüyası.

O tarihten bu yana Kürt siyasi hareketinin parlamentoya gönderdiği milletvekili sayısını, kazandığı belediye başkanlıklarını nasıl adım adım arttırdığına herkes tanık.

Ancak Erdoğan, Kürt siyasi hareketine karşı açtığı savaş bayrağını sadece parti başkanlarını ve milletvekillerini cezaevine göndermekle sınırlı tutmadı. HDP/DBP çizgisinin kazandığı 100’e yakın belediyeye kayyım atadı, belediye başkanlarının büyük bölümünü hapse attı. Hatta 250’nin üzerinde muhtarı bile görevden alıp Kürtlerin iradesini gasp etti.

Ancak 2019 yerel seçimleri yaklaştıkça Kürtlerin bundan en azından 31 yıl önce Ahmet Türk tarafından dile getirilen “Bizlerin ekmeğe, suya değil, temel hak ve özgürlüklere ihtiyacı var” iradesi Erdoğan’ın uykularını kaçırıyor.

Çünkü 2019 yerel seçimleri Erdoğan’ın “mutlak iktidarı”nı iki açıdan yerle bir edebilir.

Birincisi; Ankara, İstanbul, Balıkesir, Mersin, Adana, Antalya gibi büyükşehir belediye başkanlıklarını AKP’nin ve ortağı MHP’nin kaybetmesiyle…

Onun için Saray’ın arka bahçesinden “felaket tellalı” olarak feryat ediyor Bahçeli:

“Yerel seçimlerde alınacak sonuç, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin oturması ve yürümesi açısından çok önemli. Alınacak kötü sonuç her şeyi tersyüz edebilir. Özellikle üç büyük şehir çok önemli. Buralarda HDP, CHP ve diğer partiler destek verip yerel yönetimler kazanabilir. Bu olduğu takdirde o gece bu sistemin meşruiyetini tartışmaya açarlar.”

Gelelim Erdoğan’ın “mutlak iktidarı”nı yerle bir edecek ikinci sonuca; o da HDP/DBP çizgisinin kayyım atanan il ve ilçelerde belediye başkanlıklarını fazlasıyla kazanması…

Bahçeli diyor ki, “Orada 101 belediyeye kayyım atandı. Şimdi o parti oralarda yine kazanırsa bu çok kötü olur. Çıkarlar bunu plebisit olarak sunarlar.”

İşte Erdoğan’ın iki korkulu rüyasının “kriz ortaklığı” yaptığı Bahçeli tarafından dile getirilmiş durumu bu.

Erdoğan, atadığı kayyımları övüyor, halka hizmet götürdüğünü, görevden alınan, hatta cezaevine atılan seçilmiş belediye başkanlarının PKK’ye yardım ettiğini söylüyor.

Ancak, bütün herkes biliyor ki bunların hiçbiri gerçek değil.

Birincisi; hakkında yolsuzluk iddiası olan hiçbir seçilmiş belediye başkanı yok.

İkincisi; tutuklanan, cezaevinde olan, yargılanan belediye başkanlarından hiçbiri hakkında PKK’ye şu ya da bu şekilde kaynak aktardığına ilişkin hiçbir ciddi iddianame yok.

Üçüncüsü; seçilmiş belediye başkanlarının yerine atanan kayyımlardan bazıları yolsuzluk yaptığı için görevden alındı, bazıları belediye kaynaklarını har vurup harman savunuyor, kimi belediyenin mal varlıklarını AKP’lilere talan ettiriyor.

Dördüncü ve en önemlisi; kayyımlar Kürtlerin yaşadıkları illerde, ilçelerde resmen “Türkçülük” yaptılar.

Bakmayın öyle Erdoğan’ın “Andımız” tartışmasında “Türkçülüğe” karşı olduğunu söylemesine.

Parklara, caddelere, kültür merkezlerine verilen Kürt tarihinden, tanınmış Kürt şahsiyetlerinden olan bütün isimleri Türkleştirdiler.

Kürtçe eğitim veren belediyelere ait bütün ana okullarını kapattılar.

Belediye binalarındaki bütün Kürtçe tabelaları söktüler. Sadece Kürtçe olanları değil, Süryanice, Ermenice, hatta Arapça olan tabelaları indirdiler.

Kürtçe oyun sergileyen Belediye Tiyatrolarını, Kürt halk kültürü üzerine eğitim veren bütün kültür merkezlerini kapattılar.

Yani Erdoğan Kürtlerin yerel yönetimlerine kayyım atayarak sadece Kürt siyasi hareketine karşı değil, bütün Kürtlerin iradesine, kültürüne karşı savaş açtı.

24 Haziran seçimlerinden elde edilen sonuçlar gösterdi ki, HDP/DBP çizgisi, Erdoğan’ın kayyım atadığı yerel yönetimleri fazlasıyla geri alacak.

Elbette, kayyım atanan seçilmiş belediye yönetimlerinin hizmet üretmede bazı ciddi sorunları oldu. Halkla yeteri kadar ilişki kurup dertlerine bazı yerlerde deva olmadılar.

Ancak bu kadar büyük baskı altına alınmış bir siyasi hareketin zaman zaman yerel yönetimlerde gösterdiği bu basiretsizliği halk da hoş görüyor. Aynen Diyarbakır Havaalanı’ndan bindiğim bir taksinin şoförünün söylediği gibi:

“Bu belediye doğru dürüst yol bile yapmadı. Bu yüzden kızgınım. Ama savaş sürüyor. Bu koşullarda benim yol istemeye ne hakkım var.”

Bu gerçeğin Erdoğan da farkında. Kesin sonucu şimdiden söylemek mümkün; Erdoğan’ın kayyımları kaybedecek.

İşte bu yüzden yandaş yazar geçenlerde aynen şöyle yazdı:

“DBP’li belediyelere kayyım atanması sürecini anlatan Erdoğan, yapılan yatırım ve hizmetlere karşın bölgede partinin oy alamadığını kaydederek bölgeye yönelik özel bir çalışma yapılmasını istedi.”

Bu gerçeği bildiği için kayyımların kaybedip halkın seçeceği belediye başkanlarını bugünden tehdit ediyor Erdoğan:

“Mart seçimleri geliyor. Bu seçimlerde de teröre bulaşmış olanlar, olur ya, sandıktan çıkacak olursa, öyle bekleyelim şu olsun bu olsun yok. Anında gereğini yapıp kayyım tayinleriyle yolumuza devam edeceğim.”

Aslında bu yaklaşımıyla Mart 2019 seçimlerinde kayyımlarının, dolayısıyla kendisinin Türkiye’yi yönetme anlayışının şimdiden kaybettiğini ilan ediyor Erdoğan.

Gelelim, Bahçeli’nin “plebisit” yaklaşımına.

Evet, Mart 2019 seçimleri Kürtler açısından bir “plebisit” olacaktır.

Bu seçimlerde Kürtler, seçtikleri belediye başkanları yerine atanan anlayışı oylarken iki temel soruya yanıt arayacaklar.

Birincisi kendi “milli irade”lerini hiçe sayarak seçtikleri belediye başkanları yerine kayyım atayan tek adam yönetimine “evet” mi yoksa “hayır” mı diyecekler.

İkincisi de dilinden kendi kendini yönetme iradesine kadar her şeyi inkar eden katı merkezi bir başkanlık modelini mi yoksa uğruna çok ağır bedeller ödedikleri demokratik özerkliği mi seçecekler.

İşte bu yüzden Mart 2019 seçimleri Erdoğan’ın ve ittifaklarının Türkiye’yi yönetme biçimleri açısından bir “plebisit” olacaktır.

Ahmet Türk’ün günümüzden 31 yıl önce söylediği “Bizlerin ekmeğe, suya değil, demokratik hak ve özgürlüklere ihtiyacı var” sözünün altında yatan gerçekliği o günden bu yana 12 Eylül’ün faşist paşaları da, Özal’ın bir türlü düşündüğünü uygulayamayan anlayışı da; Demirel, Çiller, Yılmaz, Bahçeli ve Ecevit de kafasını duvara vura öğrendi.

Şimdi yıllardır var olan bu gerçekliği bir kez daha öğrenme sırası Erdoğan’a geldi.

İçinde yaşadığımız bu süreç; Erdoğan’ın “Kürtlere kayyım” politikasının Kürtlerin iradesiyle imtihanıdır.

Yorumlar