porno izle
GÜNDEM

B. Nihan Eren ile Kör Pencerede Uyuyan’ı konuştuk. Eren, genç bir edebiyatçı ve yapıtları adından hep söz ettirecek değerde. Soğuk bir kış gecesi ve bir yaz gününde geçen bir ikiz kitap Kör Pencerede Uyuyan. Gece ve Gündüz bölümlerinden oluşuyor. Yaşam ve ölüm gibi… Seyrinde giden yaşamların kırılmadan, felaketlerden hemen önceki an’ını, gitmeden hemen önce sözlenmiş son sözleri, doğmadan, ölmeden hemen önceki an’ı, yaşama içgüdüsünün henüz bulaşmadığı işte o büyük panik, korku, şaşkınlık ve hayret anını anlatmaktan heyecan duyuyor Eren. B.Nihan Eren ile söyleşiyi Mahmut Yılmaz gerçekleştirdi. Buyurun Eren’in hayatın kör yanlarına açılan penceresine…

Şapka’dan bir ömre “eski dilde balık”  gibi bir son çıkardınız.  Zaten “ölüm işte öyle bir basitlik”. Mekân/atmosfer tasarımınız içinde bulmacadaki eksik kelime “mahi” ve hatta eksik harf “h”. İnsan hep eksik mi kalır?

Eksik. Ve hayat bu eksikliği kapama doldurma çabasıyla geçiyor. Çünkü ömrümüzün sonu var ve biz bunu biliyoruz. Ben de bu eksikliği bu eksiklik hakkında yazarak doldurmak istedim, onu anlamak istedim. Hepimizi birbirimize bağlayan iki gerçek var aslında, hepimiz doğduk ve hepimiz öleceğiz. Bunu hatırlayarak ya da hiç unutmadan yaşamak eksikliğe, bir karmaşaya neden oluyor, eğer bu gerçeği kabul edemiyorsak. Ölecek olmamız, zamanın geçecek olması bir noksanlık yaratıyor. Karakterler için de bu böyleydi. Karakterler belki sadece bu döngüyü kabul edip yaşamlarını sürdürseler, bu duruma teslim olsalar, ölüm var ve “hayat bundan ibaret”e varabilmiş olsalar kendilerini eksik hissetmeyecekler. Ölüm duygusu, sonluluk hissi karakterlerin edimlerini de anlamsızlaştıran birşey. Veya verili zaman kısıtlılığı bir telaşa neden oluyor karakterlerde, hepsi aynı soruyu soruyor kendine. İyi yaşayabildim mi? Oldu mu?Kör Pencerede Uyuyan bu sonu hiç unutmadan sürekli geçmişe yalnızca geçmişe bakarak hayatı yaşayamaz hale gelmek hakkında, geçmişin muhasebesini bu denli tutmanın saçmalığı hakkında. Çünkü bu durum insanı körler, yaşam karşısında beceriksiz kılar. Bir de zamanın kısıtlı olması başka bir durum daha yaratıyor onlar için. Yoğun bir şekilde hayatı değerli, verimli, iyi kullanma çabası içine girip telaşa kapılmak, mutlu olma çabasından yorulmak… İstediği hayatı yaşamadığını fark etmek, geç kaldığını hissetmek karakterlerde bir tür telaş yaratıyor çünkü. Mutlu olmak zorundaydım. Mutlu olmak zorundaydım… İşte karakterler bu yüzden kendilerini tamamlanmamış, noksan hissediyorlar. Bu yorucu çaba ve teslim olamama hali yüzünden. Halbuki günün birinde havada bir mineral, toprakta solucan, suda bir balık olacaklarını kabul etseler bu döngü bir eksiklik olmaktan çıkacak aslında. Geriye olduğu gibi yaşamak kalacak.

-Tek başına korkutucu, acı bir bilgi…

İnsanın öleceğini biliyor olması ve bunu biliyor olarak yaşaması aslında bir yanıyla çok korkutucu tabii ama aslında hayatı değerli yapan şey zaten bunun sonunun olması. Bu döngüye ya da yazgıya teslim olunduğunda bu bir eksiklik olmaktan çıkacak.

-“Bu anı görsün, bu anı görsün, bu anı görsün istedi” gibi tekrarları çok sık kullanıyorsunuz. Bu yaşamın bir dolu tekrar ve tekrardan oluştuğuna gönderme mi? Ya da tekrarla aslında olanı, ruhsallığa sirayet etmiş olanı görünür kılmak mı istediniz?

Olağandışı bir durumla yüz yüze geldiklerinde tekrarlayarak bu durumu kabul etmeye çalışıyorlar. Anlamaya çalışıyorlar.  Şaşkınlık hayret uyandıran bir durum karşısında, bir felaketin eşiğindeyken veya mutlu hissettikleri, beklenmedik bir anda, yoğun bir tamamlanmışlık duygusu hissettiklerinde bile bu tekrarlar var. Daha çok kabul etme çabası onlar için. İyi veya kötü her şeyi.

-Zaman ve duygu bedenin düzenini değiştiriyor hikâyelerinizde. Zamanın ölçüsü beden, zaman/beden vurgunuz var. Peki, ayaklara ve bazı beden imgelerine çirkinlik atfetmeniz yine bedenin zamanı taşıma güçlüsüzlüğüyle mi ilgili?

İlginç bir okuma. “Gün” bölümündeki öykülerin neden ayaklarla başladığını aslında ben de bilmiyorum. Beden zamanı taşıyor tabii. Zamanın geçtiğini en keskin ve net olarak mevsimler ile yani doğanın döngüsüyle ve bedenimizde kaybettiğimiz, değiştiğimiz, o bozulma, yavaşlama, eksilme ile anlıyoruz. Yaşlanmıyor olsaydık ve doğanın döngüsü olmasaydı belki dehşete bu kadar düşmeyecekti karakterler de. Beden elbette bir bebek ile bir yaşlı insanın hayatta geçirdiği zamanı da işaret ediyor. İkisinin de bedenlerine bakarak ne kadardır var olduklarını görebilirsiniz. Özellikle “Gün”de beden başlı başına bir ölçü birimi gibi.

-Hikâyelerinizdeki çocuk imajları eylemde pek bulunmayan, kabul edilmemiş/tanınmamış, İbrahim dışında şahit/tanık da değiller. Genel ruhsallığın, zamanın içindeler. Çocuklar örselenmez varlığı ile toplum ve ailenin mührüne yazgılı. Çocukları bir “değişmezlik” imgesi olarak mı düşündünüz?

İstenmez olan sadece çocuklar değil karakterlerin hepsi kendilerini fazlalık olarak görüyorlar. Bir şeylere, bir yerlere geç kalmış, temas edememiş, feragat etmesi beklenmiş, fedakâr olması istenmiş ve bu onlarda bir tahribat yaratmış. Bu yaşantıları yetişkin karakterlere yakıştırmak tabii daha kolay. Onlarda görmek bizi üzse bile aslında o kadar rahatsız etmiyor. Halbuki onlar çocukluklarında da böyleydi. Marazları orada başladı. Çocuk karakterlerinse tabii ki bunu hissetmesi, onlara dair bu tarz bir vurgunun olması bizi yetişkin karakterlerden daha fazla rahatsız ediyor. Onlara bunu yakıştıramıyoruz, kıyamıyoruz. Belki o yüzden böyle hissettiniz. Yoksa yaşlı, genç, çocuk aslında bütün karakterler kendilerini istenmez ve yalnız hissediyor. Bir de ana karakterlerde eksik olup çocuklarda olan şey şu olabilir. Hayatı çok düz, çok pür ve çok açık bir şekilde kabul etme hali ve bundan sevinç duyma. Onların bu hali daha dokunaklı hale geliyor tabii böylece. Bu sadece öykülerde değil hayatta da böyledir. Çocuklar neden sonuç ilişkisi kurmakta bizden çok daha başarılılar, sadece kendilerine özgü bir mantık dizgesiyle. Bizse o mantığı unuttuğumuz, artık ona vakıf olmadığımız için bize çoğu zaman mantıksız gelir, gelmese bile pek anlamayız. Oysa onlarınki çok açık bir dünya algısı. Bizde olmayıp onlar da olan şey bu. Öykülere dönersek onların bu apaçıklıkları, hayatı kabul edemeyen, kendini kabul edemeyen karakterler için yaralayıcı bir durum olabilir çünkü çocuk kendisinin yapamadığı şeyi yapıyor, kendini seviyor, her şeyi kendini bırakarak, vererek, teslim olarak yapıyor, yaşıyor. İbrahim’in ders çalışması, her sabah merdivenlerden son basamağa kadar atlamaya çalışması. İbrahim bunu, son basamağa atlamayı başarana kadar yılmadan tekrarlayabilir.

-Yaşananlar, anılar, unutulamayanlar, boşluğa bırakılanlar, rüyada, bir dalgınlıkta yüze çarpıyor“Gece”de uçan bir yarasa gibi. Olmak istediği insan olamayan, yaşamak istediği hayatı süremeyen, duyumsaması tereddütlü, temkinli, korkulu kahramanlarınızı “Gece” ve “Gündüz”üzamansız bir mekân gibi kullanarak sert bir ironiyle sunuyorsunuz. Kör Pencerede Uyuyan ismini zaman ve duyum arasındaki bağa, bireysel anların insan bilincinde ve ruhunda meydana getirdiklerine, odalardan duvarlardan dünyaya açılan/açılamayan algıya gönderme olarak mı seçtiniz?

Hatırlamak, bellek üzerine bir hikâye kurgusu yaratmak istemiştim. Zaten zaman üzerine yazınca hatırlamayı yazmak da onunla elele geliyor. Bizi var kılan şey aslında anılar. Ve o anılar bir zamanlar o yaşantı içinde olup biten şeylerdi. İşte bu anılar ve deneyimlerle bir noktaya varıyoruz, iyi veya kötü, istenmiş istenmemiş, pişmanlık veren, vermeyen her ne olmuşsa. Bu deneyimle olma hali bir yanıyla çok değerli ve güzel bir şey olmakla birlikte çok fazla geçmişe bakarak, geçmişten merkez alarak kendine bakma, muhasebeyi orada tutma, sürekli sorgulamalarını onun üzerinden yapma bir yanıltıcılık ve körlük getiriyor. İnsanın hayatı sürdürebilmesine ve üretmesine engel olan bir şey, eylemsizleştiren bir durum. Bir yanıyla da bütün karakterlerde sürekli bir içe bakış olduğu için hep kendi pencerelerindeler, kör bir pencerede. İçe dönük bir pencere bu. Kör Pencerede Uyuyan ismini bu nedenle koydum. Çünkü kitap bittiğinde herkesin kör bir pencerede durmakta olduğunu hissetmiştim.

-Kahramanlarınız kendi üstüne düşündüklerinde birbirine karşıt duygu durumları, yalnızlık, dinmemiş acılarıyla “kendi haline bırakılmış dünyada” kendileriyle varlar. Çoğunun yaşam ile bağları örselenmiş, özdeşleşme ile kavranabilecek kahramanlar da değiller, sürükleyicilikten ziyade dünya ve hayatla mesafeleri var. Bu sizin hikâyelerinizde aynı zamanda ruhsal bir alan kurma yönteminiz mi?

Hayatla mesafe alınacak bir zaman diliminde geçiyor öyküler. Yağmurlu bir gecede evlerinde oturuyorlar ve televizyon izlemek dışında hatta o televizyona bakarken bile yapabilecekleri tek şey kendilerine, geçmişlerine, pişmanlıklarına, olmamış olana bakmak. Aynı şey gün bölümü için de geçerli. Çok kısa bir zaman diliminde, bir yaz öğleninde belki 20 dakikalık bir sürede geçiyor. Bir yaz öğle üstünün, sıcağın yarattığı o uyuşuk hal vardır, kumsalda sesler bile boğuklaşır, sesler başka bir şeyin ardından geliyor gibidir. Ve zaman yavaşlar, uzar. İşte eylemlerin yavaşlayıp düşüncenin hızlanması ve insanın sadece kendisi ile kalakalması an’ını anlatmayı çok değerli buluyorum. Ve bu an onların eylemsiz kalmalarına ya da hayatla mesafeli durmalarına neden oluyor. İçinde bulundukları zaman aktif olarak bir şey yapabilecekleri bir zaman dilimi değil. Ama bir yanıyla bu hikayeler bütün hayatlarını da kapsıyor. Ama bu hayat geride bırakılmış bir hayat. Artık yaşanamayacak, hatırlanacak olan. Hatırlamak eylem içermez. O bir zihin sürecidir. Bir duygu halidir.

-Gece’de sanki dikey, merdiven çıkar ya da iner gibi hikâyeleriniz. Odalar, daireler arasında ve “sakin”lere değmeden aralarında dolaşıyor gibi. Gündüz’de ise daha yatay güneşin değdiği ten, gözün değdiği bedenler aynı mekân/afmosferde. Zamanın insan üzerinde bıraktığı izler, varisler, suskunluklar, mecburiyetler üzerinde geziniyorsunuz. Neden kahramanlarınıza sürekli günlerin döngüsünde, dünyanın sonsuz tekrarında, şeylerde, üstlerinden geçen kuşlarda, evlerde, odalarda gündelik anlamıyla zamanı hatırlatıyorsunuz? Kişi zamansallığının, sonluluğunun bilincine varırsa “Gece” ile “Gündüz” farklı olur mu?

Zamanın geçişini, sonluluğu, eksikliği kabul ettiklerinde aslında geriye sadece yaşamak kalacak. Körlükleri kalmayacak yaşayabilmek için gereken gücü ve beceriyi, cesareti bulacaklar. Ama bunu yapmak yerine kendilerini hareketsiz bırakacak o kırılma anlarında kalıyorlar hep. Öykülerde zaman yalnızca geçmişle değil, Gece ve Gün bölümleriyle değil, mekânların ve mevsimlerin zıtlığıyla değil gündelik hayat detaylarıyla da var. Zaman sürekli kendini hatırlatıyor. Sadece karakterler için değil okuyucular için de, benim için de kendini hatırlatıyor. Gündelik detaylar, belli belirsiz kaybolup gitmiş duygular, ifade edilememiş hisler bunlar hep an’a dair durumlar. Bu bile başlı başına zamana yönelik bir vurgu. Çünkü biraz sonra olmayacaklar.

-Kahramanlarınızın çoğunlukla dünyaya inancı yeniden sağlamak için bir sebepleri yok ve bazıları için de geç. Sevgilinin, aşkın, oğlun, babanın, eşin, bilincin, belleğin kaybı, terk edilmişlik, yalnızlık duygusuyla insanların iç dünyasının kırılgan, incinmiş, öfkeli, gizli yerlerine değiyorsunuz. Adeta ölüme hazırlıyorsunuz, yası anlatışınızda ölümün paylaşılamayan bir deneyim olduğunu mu ima ediyorsunuz?

Belki… Hiçbirimiz onun ne olduğunu bilmiyoruz ki. Ölümün ölenler için bir anlam ifade ettiğini sanmıyorum. Ölüm aslında geride kalanlar için var, hem bir kayıp ve yas olarak hem de yaşamın anlamı bakımından. Zaten Gün’deki karakterler kendi ölümlerine dair bir korkuyla değil sevdiklerinin ya da sevmediklerini düşündükleri yakınlarının kaybıyla irkiliyorlar en çok. Kendilerinden ziyade yakınlarına dair bir korku, çok sevdikleri insanları, bir oldukları insanları kaybetme korkusu, belki hayatla yüzleşme korkusu… Kum’daki kadın mesela onun kendi ölümüyle ilgili bir korkusu yok, kendisinin ölecek olması onu çok da fazla ilgilendirmiyor aslında. Bilmeyecek ki öldüğünü… Gün’deki belirsizlik de bu yüzden, kimin ölüp ölmediğini bilmiyoruz. Hepsi de ölmüş olabilir hiçbiri de ölmemiş olabilir. Bu zaten beni de ilgilendirmiyor. Ben bu felaketle karşılaşma an’ını anlatmayı tercih ettim.

-Michaux “insan fantastik hızlar sayesinde var olabilen ağır bir yaratıktır.” der. Sizin kahramanlarınızın da anı-bellek-unutuş/geri çağırma süreçleri moleküler hızda ama kendileri ağır, yavaş, yaşlı, nesneler de öyle. Yavaşlık sizin zihninizde nasıl bir sembol?

Yavaşlık zihinsel olanın yükselmesiyle var oluyor. Beden ile zihin arasında bir ters orantı var. Zihin çok fazla çalışmaya başladığında edimlerimiz yavaşlıyor. Hatırlamak koşarken olmaz çoğunlukla, hatırlamak durduğumuzda, beklediğimizde, düşündüğümüzde olur. Karakterler de çok fazla düşünmekte, hatırlamakta oldukları için bu durum onları yavaşlatıyor. Çünkü hatırladıkları her şey geçmişte. Mesela hasırdaki adam, adı “I” harfiyle başlayan o adam hasırın üzerinde sadece, oradan hiç kalkmıyor, yatıyor, oturuyor, denize bakıyor. Ama onun bütün hayatını da o hatırlarken görebiliyoruz. O zihinsel kalabalık ve çokluk, kendisinin hareketsiz kalmasına neden olmuş. Bütün karakterler için geçerli bu durum.

-Büyük ve kalabalık bir fotoğraf gibi “Kör Pencerede Uyuyan”. Fotoğrafta tek tek insanlar kendi üzerine/içine konuşuyor. Zamanı bölmüyor, lineer olmayan/aynı zamanda insanlar ve imgeyi yeniden tanımlıyorsunuz. Böylelikle aynı an’ı zamanın kaybolmamasına özen göstererek, zamanın itişine direnip açıyorsunuz. Tek ortak hareket imgesi “deniz çekti” cümlesiyle beliriyor. Bu herkesin herkese benzerliğini anlatma biçiminiz mi?

Sirenler, çeken akıntının gelmesi, dehşet ve korku ile yüz yüze kalmak… Bir kaza, felaket, kara haber duymadan önceki o an, insanın o yeni duruma alışmadan önceki o kısacık anı beni çok ilgilendiriyor. Hayatı, ölümü anladığımız yer belki de orası, o kısa şaşkınlık ve hayret an’ı. Birinin gittiği an, birinin öldüğü an, bir kazanın geldiği an, kara haber geldiğinde, yalanı duyduğumuz ilk an, depremin ilk anı, doğumun başladığı an, bir felaketin ilk anı… Orada muazzam bir yalnızlık var, büyük bir şok var. “Başımdan aşağı kaynar sular döküldü” derler. Güzel ifade bence, yanmış… Yanıyor.  Ama tuhaf olan bütün bunların çok kısa bir sürede geçiyor olması. Diyelim ki bir hastalık haberi aldık bu büyük bir şok ama yaşama içgüdümüz sayesinde bu şoku çok kısa bir sürede atlatıyoruz, o durumun içinde yaşam sürmeye, hayatı ona göre organize etmeye çalışıyoruz, çünkü hayattayız, bu canı tutmakla yükümlüyüz. Yaşayacağız. İsyan, öfke tabii ki var. Ama yeni hayatın içindeyken… Artık başka birisiyken… Ben yaşama isteğiyle yeni duruma ayak uydurmuş insanı değil asıl olarak yaşama içgüdüsünün henüz bulaşmadığı işte o büyük panik, korku, şaşkınlık ve hayret anını anlatmak istedim.

-Hikâyelerinizde rüya ile gerçeklik arasında sınır yok gibi –Melike, Ekrem-. Soyut bir zamana rüya sembolizmine geçiş yapmıyorsunuz. Rüyalar ve hikâyeleriniz uygunluk gösteriyor. Bu tekrarın, yalnızlığın, zamanın içine yerleşmiş ve kımıltısızlaşmış acıların, pişmanlıkların, arayışların düş ve gerçeği de küntleştirmesi mi? Kitabınızı okurken aklıma geldi: “Keşke bunlar rüya olsa” dedi ya Sevgili Nuh, sizin kahramanlarınız yerine de, Tahir’in yerine de, Stalin ile statik ses benzerliği için öldürülen genç adamın yerine de hatta ne çok insan için söylemiş…

Yaşlılar der ya “Bir rüya gibi, gözümü açtım, kapattım, bitmiş”. Zaten hayatın kendisi de rüya gibi gelip geçiyor. Ama bu zamanın içinde yaşlanma hakkı elinden alınmış olanlar için haksızlığa uğramışlık var, zamansız ve haksız yere ölmüş, öldürülmüş insanlar var ve bütün bunların, olmuş olanların rüya olmasını daha çok istediğimiz bir zamanı yaşıyoruz. Bazen rüyadan uyanmak istiyorum ben de Nuh gibi. Bu bir rüya olmalı. Gerçek olamaz. Ama değil. Evet, herkes için söyledi, Nuh. Ama sadece vurulmuş, öldürülmüş olanlar için değil çünkü aslında bizim de yaşama hakkımız elimizden alınıyor.

-Bir sembol çoğunlukla gerçeği temsil etmez ancak bazı sembolleriniz –örneğin şeftali/kurt- bütün bir gerçeği içinde barındıran, hikâyenin, kahramanın yükünü sırtlayan imgeler. Sembolleştirmelerinizi analitik bir gözle, ruhsallığı düşünerek mi seçiyorsunuz?

Yazarken sezgilerle ilerliyorum, yazmak benim için sezgisel bir eylem. Elbette kurgu var anlatmak istediğim durumu, olayı öykü haline getirerek anlatmaya çabalıyorum. Ama bunu yaparken analitik hesaplarla, kestirimlerle yapmıyorum. Yazmak da aslında bir tür rüya görmek gibi. Zihin sürekli bir hikâyeler silsilesi kurmakla meşgul ama siz sadece oradasınız, bir masada oturuyorsunuz, zihniniz kalabalık zengin dolayısıyla o edimsel yavaşlık ve zihinsel hız orada da var. Ben yazarken daha çok sezgilerim ve içgüdülerimle ilerliyorum. Neden orada o anda şeftali ve kurt var bunu düşünerek hikâyeye eklemedim ama duyguya ve o terk edilme an’ına uygun bir karşılık gibi gelmiş demek ki.

-Hikâyelerinizdeki erkekler tutarsız davranışlara, sevilmekten korkuya, kaçmaya, acıya meyilli, bazen naif-Şapka’da olduğu gibi, onu da karısının gözünden görüyoruz-. Hikâyelerinizdeki erkekler yüzleşmekten korkuyor sanki…

Aslında bütün karakterler yaşama beceriksizi. Kadınlar da nasıl yaşanacağını bilmeyen karakterler. Bir şeylerden pişmanlık duyma haline, ziyan olmuş zaman hissine aslında onlar da sahipler ama belki bunu hayatın onlardan beklediği görevler ve roller sebebiyle erkekler kadar bastırarak, göstererek yaşayamıyorlar. Kadınlar aynı anda pek çok şeyi düşünebilme becerisine sahiptir, bu da dirençlerini arttırır. Bir de şu var tabii kadınların norm dışı yollar tutması… Çizgi dışı kalmaları demektir. Onlara erkekler kadar müsamaha gösterilmez, alan açılmaz, her konuda olduğu gibi. Örneğin “Kum”daki kadın kuaförde bir kadına âşık oluyor ama 17 yaşında da olsa şunun bilincinde; Ben bir kadına âşık olarak yaşamımı sürdürürsem yaşayamam. Toplum beni sürekli suçlayacak, bir karanlığın içinde kalmış olacağım bununla yüzleşme, bunu taşıma becerim yok. Böyle bir cesarete ve özgüvene sahip değilim. Beni öldürürler. Beni bitirirler.  Ki bu kız çocuğu saçlarını bile annesinin isteği dışında kestirmekten korkan biri. İşte bu korkuyla oradan kaçıp norm kabul edilen bir hayatı sürdürüyor. Mutlu oldu mu, hayır. Pişman oldu mu, muhtemelen.. Ama bununla da yaşamış işte. Bunu örtmekte maharetli. Çünkü diğer yolu tutmak cesaret gerektiriyor. Toplumdan korktuğu için kendi yıkımını göze almış. Duygularını hissettirmeden yaşama becerisine, o hayata hâkim olma becerisine sahip. Bu, kadınların çoğunda var. Kadınlar sadece zihinsel duyumlarla yaşamıyor bir yandan da çoklu düşünmesi gerekiyor ve halledilmesi gereken, çevrilmesi gereken bir hayat var, rolleri büyük. Erkek karakterlerde böyle bir beceri yok, evet. Yerine başka bir şeyi ikame etme zorunluluğu olmadan apaçık yaşayabiliyorlar çünkü. Rahat bırakılmışlar bu konuda.

-Hikâyelerinizde cümleleriniz devrik değil ve özellikle girişlerde fiil kullanımlarınız doğrudan, kesin ve sert. Örneğin “İbrahim bir çığlık duydu.”, “Bir gök gürültüsü duydu”, “Meryemana ağlıyordu” vb. Okur olarak her hikâyeye hemen dâhil olabiliyorsunuz belki bu kullanımın da etkisiyle…

Dışarıda olan ve onların zihinsel süreçlerini bölen o keskinlik yüzünden olabilir. Bir kurşun sesi, çığlık, gök gürültüsü. Bunlar karakterleri harekete geçiriyor.

-Çok teşekkürler bu keyifli söyleşi için…

Ortaköy/İstanbul

Söyleşi: Mahmut Yılmaz

b-nihan-eren

Yorumlar