porno izle
DÜNYA

2005 yılının kasım ayında Paris banliyöleri, üç gencin polisten kaçmak için sığındıkları trafo istasyonunda biri yaralı olmak üzere ikisinin feci şekilde can vermesi üzerine alev alev isyan ateşiyle tutuşmaya başlamıştı. Bu ayaklanmada 10 bin özel araç, 30 bin çöp bidonu, yüzlerce kamu binası, otobüs ve postane aracı ateşe verilmiş iken bütün bunların maliyeti 20 milyon avro olarak belirlenmişti. Dünyanın seyre durduğu bu isyanın dalga dalga yayılması üzerine Fransa devlet başkanı Nicolas Sarkozy “ayaktakımına sıfır tolerans” ilan etmişti ki bu, dev bir polis gücüyle isyanın bastırılmasını gerektiriyordu. Devletin en tepelerinden, ülkesinde yaşayan vatandaşların ırkları ve sınıflarına nefret kusan bu söylem, Fransa’nın ayaktakımıyla olan derdini dindirmedi. Dindirecek gibi de görünmüyor.

Paris’in kuzey doğusunu yoksul göçmenlerin deposu haline getiren bir yönetim anlayışı, bu banliyö bölgelerini “suç yuvası” olarak gören bir anlayışla hareket etmeye devam etmektedir. Bugün sadece polisiye tedbirlerin arttığı ve ekonomik krizin etkisiyle derin ve sürekli bir işsizliğe gömülen bu bölgeler, Paris’in gündelik yaşamının da yarıldığı yerlerdir. Öyle ki, bu banliyö bölgelerine giden metro hatlarında neredeyse “Fransız, beyaz, orta sınıf” yolcu görmek mucizedir.Paris, 3.Napolyon döneminde vali Haussman’ın disipliner kapsamlı yeniden inşası ile dramatik bir modernleşme tarihine sahne olmuştur. Kentin merkezinden çevresine doğru uzanan dev bulvarlar; kentsel mekanı ve “tehlikeli” toplumsal sınıfları kontrol etmeyi hedeflemişken, bugün bu “görkemli” bulvarlar otomobilli hayatın vazgeçilmez yollarıdır. Üstelik kente oldukça şematik bir biçim de vermektedir! Fakat kentteki karşıtlıkların ve tehlikeli sınıfların sonu gelmezken; bu yaklaşım kimine göre sömürgecilik zihniyetinin bir ürünü olarak şehrin merkezi ile çevresinin karşıtlıklar üzerine inşa etmiştir ki bu karşıtlık günümüzde eksilmeden artarak, ara ara alev alarak sürmektedir. Sadece 2005 yılı değil 1980’lerdeki isyanda da Fransa’nın yaklaşık yüz kentinde 8400 araç ateşe verilmiş, 2600 kişi tutuklanmıştı.Fransa’nın göçmen politikasındaki sıkıntılar kuşkusuz ülkenin demokrasi ve vatandaşlık anlayışındaki dar “kültürcü-modernist” zeminin aşınmasıyla da ilgili. Sözün özcesi, Fransız Cumhuriyet Modeli artık işlemiyor. Sömürgeci “uygarlaştırma” misyonu post kolonyal dönemde “entegrasyon” politikasına dönüştü. Ama bu yaklaşım da görüldüğü üzere pek sonuç vermiyor.2006 öğrenci grevleri, 2007 Paris banliyö ayaklanması ve ulusal düzeyde toplu taşıma grevi gibi gerçekleşen politik hareketlenmeler ciddi çelişkilere ve çıkmazlara işaret etmişti. Fakat hükümetler bunu bir güvenlik sorunu olarak görmeye devam etmişlerdir.2007 Mayısında bütün bunlara rağmen Sarkozy Cumhurbaşkanı seçildi. Yaptığı ilk icraatlarından biri de göçmenleri ehlileştirmeye dönük yapısal reform ilanı oldu. Sarkozy yönetime gelir gelmez ülkenin entegrasyon stratejisinin başarısız olduğunu ilan etse de peşinden “Welcome And Integration Contract” yasasını deklere etti ki bu ağırlıkla bir asimilasyon politikasına odaklanıyordu. Yerleşimcilerden uzun dönemde dil ve kültürel gereklilikleri yerine getirmeleri isteniyordu. Göçmenleri, Fransa’nın “yasa ve değerlerini” sürdürmekle yükümlü tutan bu yasa, onlara yurttaşlık bilgisi ve dil kursları şartları getirdi. Fransız vatandaşı olmanın şartları yeniden elden geçirilerek daha katı kurallar getirilmiş oldu. Bunlar yapılırken, ülkeyi neredeyse sallayan ayaklanmalardan kimse kendini sorumlu tutmadı. 2005 ayaklanması, ayrımcılığa ve politik provakasyona verilmiş basit bir tepki olarak değerlendirilip savuşturuldu. Bu ayaklanma sonrası entegrasyonpolitikaları Avrupa’da çok tartışılır oldu. Danimarka ve Hollanda gibi bazı ülkeler ise açıktan entegrasyon yerine asimilasyon politikalarına meylettiklerini belirttiler. Avrupa Birliği’ndeki tartışmalar ise pek tabi “Avrupa Değerleri”ni korumaya odaklanıyordu. Oysa ne Fransız değerleri ne de Avrupa Değerleri, bu ülkelerde yaşayan göçmenlere, yoksullara, etnik topluluklara, cinsiyetçi ayrımcılığa uğrayanlara yeni bir ümit vaad etmiyordu. Onları kesmiyordu bütün “ulvi” değerler.Yaşanan sorunlar, gerek sosyo-ekonomik eşitsizlikler ile sınırlarını aşındırmış bir “Batı” demokrasisiyle çokça ilgili. Bu zeminde yapılan tartışmalar açısından kuşkusuz sosyal devletin gerilemesi ve hırçın bir neoliberal siyasetin hegemonyası, ihmal edilmemesi gereken konular. Avrupa kentlerinde giderek suç oranı artmaktadır ama bu suç olgusunun nedenlerine dair yapılan araştırmalar, sosyal politikalardaki gerileme ile konu arasında doğrudan ilişkiler ortaya koymaktadır. Eğitim, sağlık ve kentsel hizmetlerden önce yoksul göçmen bölgeleri etkilenmektedir.

Ekonomi ve kent politikalarında sosyal demokrat bir anlayışla sürdürülen sosyal devlet politikaları elbette 1970li yıllardan bu yana ciddi bir çıkmaz içindedir. Bu yaklaşım bugün bütün Batı metropollerinde yoksul bölgelerin oluşmasını önleyemediği gibi bu yoksulluğun etnik, ırksal, kültürel ve dinsel bir boyut kazanmasını da önleyememektedir. Fakat politik anlamda, Batıda sosyal demokratlar ırkçılığa mesafe koymada, neoliberal muhafazakar partilere nazaran daha farklı bir yerde durmaktadırlar. Buna rağmen sosyal demokratlar yada “solcu” iktidarlar, ekonomik krizler ve buna bağlı artan işsizlik karşısında, piyasacı bir mantıkla “iş yaratma” gündemleri ile giderek piyasacı sağcı partiler ile yarışır hale gelmektedirler. Bu durum 1990’lar itibariyle bu şekilde gitmektedir.

Kapitalizmin bu son toplumsal ve ekonomik krizi, Avrupa’yı daha da sağcılaştırırken, artan işsizliğin göçmen karşıtlığı ve nefreti ile büyüyen ırkçılığın dozunu da yükseltmektedir. Bu dozun yükselerek nerede bitebileceğine dair olan tahminimiz maalesef her seferinde faşizm noktasıdır. Fakat şimdilik konuyu çok uçlaştırmadan; bu konunun Avrupa entegrasyon politikasının iflasıyla ilgili önemli bir noktayı açığa çıkardığını belirtmek gerekiyor.

Avrupa’da göçmenlik artık bir “tahammül” meselesi olmuş durumda. Kim kime nekadar tahammül edecek! Bu konuyu başka bir yazıya bırakarak bitirelim.

BANLİYÖLER

Bugün Fransa’nın “göçmen ve yoksul yatakları” haline gelmiş olan sosyal konutları, özellikle Paris açısından kentin banliyöleridir. Kentin çevresi veya dışını işaret eden banliyö alanları temelde modernist bir ütopya ile yapılaşmaya açıldılar. 1950’li yılların refah dağıtan kapitalist sistemi, kenti kendi iktidarının merkezi olarak da görüyordu.

Çalışan sınıfları kentte iskan etmenin en rasyonel yolu, onları yüksek katlı binalardan oluşan toplu konut alanlarına yöneltmek olmuştur. Bu toplu konut alanları, sadece yoksullar için değil orta sınıflar için de rağbet gören yerler olmuşlardır. Banliyöleşme sadece Avrupa’da değil, Amerika ve diğer coğrafyalarda da oldukça yaygın bir kent politikası haline geldi. Ömrü çeyrek yüzyılı geçmesine rağmen be banliyölerin yoksullar için olanı hem kendine hem iktidarlara bela olan yerlerdir. Ama artık kapitalist metropollerin beklenmedik anlarında patlayan ve sistemi sarsan bölgeleridirler. Yoksul banliyö bölgeleri, kronik işsizlik dışında barınma, eğitim, sağlık ve kentsel hizmetlere erişme de ciddi engellerle karşılaşmaktadırlar. Sosyal devletin bürokratik sıkıntıları dışında yapısal varlığı ile ilgili artık önemli sorgulamalar söz konusudur. Yoksul ve göçmen kesimler, sosyal olanaklara erişmek için bazen neredeyse haftanın birkaç gününü bürokratik işlemler için harcamak zorundadırlar. Devletin huzurunda bulunup bazen hesap vermesi bazen dert bildirmesi beklenmektedir ondan. 

Yorumlar

Bir Cevap Yazın