banner
banner
banner
porno izle
ÇEVİRİ

Ortadoğu uzmanı ve siyasi analist Thierry Meyssan, daha önce yazılarında işlediği bir konu, Arap iç savaşını tekrar ele alarak, Arap devletlerinin izledikleri stratejilerin ötesinde bir durum söz konusu olduğunu mercek altına alıyor. Arap halklarının ne Siyonizm’in direnişiyle karşılaştıklarını, ne sınıf çatışmaları yaşadıklarının, ne de din savaşları yaşadıklarını, ancak, iki ayrı kampa bölündüklerini okuyucusunun gözleri önüne seriyor. Suudi Arabistan hanedanlığının başını çektiği Yemen’e bombardıman harekâtıyla yaygın hale gelen Arap halkları arasındaki çatışmalar hiç kimsenin beklemediği toplumsal bir bölünmeyi gün yüzüne çıkardı: Kadın hakları sorunu etrafından iki yeni kamp meydana geldi.

Öldürülen Libya lideri Muammer Kaddafi’nin, İslamcı hareketlere karşı mücadelesinin sembolü olarak, kadın muhafızlardan oluşan bir koruma ordusuyla korunuyordu. Ancak, NATO örgütü, Kaddafi’nin linç edilmek suretiyle öldürülüp, mezara konulmasından sonra, Libya liderinin güvenliğini sağlayan bu Amazonlar ordusunun aslında fahişeler, ya da, en azından dişi yırtıcılar olduklarını Batı kamuoyuna “açıklayarak” Libya halkına karşı işlediği suçunu meşrulaştırdı. Böylesi bir propaganda mekanizması, tek ve yegâne tanık sıfatıyla, Fransız Le Monde gazetesi muhabiri Annick Coljean’ın yazdığı bir kitaba dayanılarak işletildi.

Öldürülen Libya lideri Muammer Kaddafi’nin, İslamcı hareketlere karşı mücadelesinin sembolü olarak, kadın muhafızlardan oluşan bir koruma ordusuyla korunuyordu. Ancak, NATO örgütü, Kaddafi’nin linç edilmek suretiyle öldürülüp, mezara konulmasından sonra, Libya liderinin güvenliğini sağlayan bu Amazonlar ordusunun aslında fahişeler, ya da, en azından dişi yırtıcılar olduklarını Batı kamuoyuna “açıklayarak” Libya halkına karşı işlediği suçunu meşrulaştırdı. Böylesi bir propaganda mekanizması, tek ve yegâne tanık sıfatıyla, Fransız Le Monde gazetesi muhabiri Annick Coljean’ın yazdığı bir kitaba dayanılarak işletildi.

Batı Âlemi Suudi Arabistan’ın Yemen’i bombardıman saldırısına tutmasını ve El-Kaide örgütünün de Suriye’nin Kuzey-Batısında bulunan İdlip kentini ele geçirmesini alkışladı. Oysa El-Kaide örgütü resmi olarak, 11 Eylül saldırılarını düzenlemekten sorumlu, Suudi hanedanlığı karşıtı bir terörist örgüt olarak biliniyor. O halde, bir zamanlar Sovyetler Birliğine karşı Afganistan’da savaşan, Hüsame bin Ladin’in müritleri El-Kaide militanlarını, Beşar Esad Suriye’sinde Idlip kentini ele geçirmelerinden sonra “özgürlük savaşçıları” kategorisinde tanımlayacak kadar nasıl gelişmeler yaşandı? sorusu sorulabilir.

Bu zeminde mevcut gerçeklik, iki hafta önce, yine bu sütunlarda yazdıklarımı maalesef doğruladı: Tüm Arap Âlemini saran ölümcül cinnet geçirme hali ne sosyal sınıflar arasındaki anlaşmazlıkla, ne ideolojik kamplaşmayla, ne de dinsel hassasiyetlerden doğan sorunlarla ilgilidir. Dört yıldan beridir bazı cihatçı gruplar bölgede mevzileniyor ve bazen de saf değiştiriyorlar. Olayların gelişim seyri, Arap halklarının aslında nelerin olup bittiğinin farkına bile varmadan, yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor ve bölgede yeni paylaşım hatları meydana geliyor.

Arap Âlemi 50’li yıllarda, dönemin süper güçleri ABD ve Rusya yanlısı kamplara ayrılmıştı. Ayın Arap Âlemi 90’lı yıllar boyunca İsrail yanlısı ve Direnişçiler olarak ikiye bölündü. Bu arada Devlet çıkarlarını gözetleme mantığı, petrol şirketleri yararına olacak şekilde, dönemin ABD Başkanı George W. Bush ve Başkan Yardımcısı Dick Cheney eliyle paramparça edildi. Bugün ise Barack Obama’nın izlediği politikanın meyvelerini topluyoruz.

Şimdilerde kadın hakları savunucularına karşı çokeşlilik (polygamie) taraftarlarının dayattığı şiddet kudurganlığına tanık oluyoruz. Sünni Arap monarşi yönetimleri ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı erkek egemen bir toplum düzeni savunurlarken, Şii İran yönetimi ve müttefikleri, kadın ve erkek bireylerin üreme yetilerine kendi iradeleriyle karar veren, kadının ve erkeğin eşit haklara sahip olduğu yeni bir toplum tasarımını savunuyorlar. Bütün bu toplumsal gelişmeleri her anlamda ve yeniden tersine çevirebiliriz, bu her iki kampta neredeyse başka bir bölünme yok gibi….

İki dünya bakış açısı karşı karşıyadır;

Batı’nın ortak hedefi nedir: Zeynel Abidin bin Ali (Tunus), Hüsnü Mübarek (Mısır), Muammer Kaddafi (Libya), Beşar Esad (Suriye), Nuri El-Maliki (Irak), Şeyh Ali Salman (Bahreyn), Abdül Malik El-Husi (Yemen) yönetimi mi? Çokeşli bir aile hayatı savunmadıkları haricinde, kayda değer hiçbir özellikleri bulunmuyor.

Başta Körfez İşbirliği Konseyi ve Müslüman Kardeşler üyesi iki devlet olmak üzere Batılı güçlerin destek verdiği yönetimlerin cazip ne gibi ortak noktaları var: Hepsi de çokeşlilik yanlısı.

Irak ve Mısır hariç, bugünkü dünya koşullarında, bütün Arap Âlemini ayıran tek ve yegâne bölünme hattı. ABD yönetimi Irak’ta oyun ortağını henüz net olarak belirlemedi. Resmi olarak, Irak-Şam İslam devleti  (IŞİD) örgütüne karşı Haydar El-Abadiyi desteliyor. Anacak İran ve Irak medyasından anlaşıldığına göre ikili oynuyor; bilerek IŞİD örgütüne silah verip, Irak askerlerinin öldürülmesini sağlıyor. Mısır’a gelince, Cumhurbaşkanı Abdül Fettah El-Sisi kendi şahsi bakış açısı, kadın haklarının tanınması taraftarı olma anlayışı ile verdiği paranın ülke ekonomisi için kaçınılmaz olan sponsoru Suudi Arabistan hanedanlığının kadına bakış açısı arasında kararsızlık geçiriyor.

Yıllarca süren propaganda süreci etkisiyle gözlerimizi kör oldu:

İran’daki giyim kuşam kurallarının Suudi Arabistan’la aynı olduğunu haksız olarak düşünüyoruz. Ancak, kadınlar İran’da, İran devriminin daha ilk yılından itibaren, kendi üreme yetilerine, kendi iradeleriyle karar veriyorlar; bir anlamda, bazı Avrupa ülkelerindeki kadınlarından daha önce. Kadınlar İran üniversitelerinde, erkeklerden daha öndeler. Buna karşılık Suudi Arabistan’da kadınların, kendi başlarına bir eylemde bulunmak üzere,  herhangi bir hakkı bile bulunmuyor.

Müslüman Âleminin, aralarında acımasızca savaşa tutuştukları gibi, Şiiler ile Sünniler arasında ikiye bölündüğü konusunda yanlış bir fikre sahibiz. Diğer yandan, Yemen’de ulusal çapta çoğunlukta bulunan Husiler, her iki şehirde çoğunluğu Sünnilerden oluşan toplumsal güçlerin desteği olmadan hem Aden’de ve hem de Sena’da hâkimiyeti elde edemezlerdi. Aynı durum Suriye’de de söz konusu; Tekfirci güçlerle mücadelesinde İran’ın desteğini alan Suriye Arap Ordusunun % 70’i Sünnilerden meydana geliyor.

ihvan

Müslüman Kardeşler Teşkilatı lideri ve Katar televizyon kanalı El-Cezire’nin ruhani danışmanı Yusuf El-Karadavi çokeşliliği savunma ve erkeklerin kadınlarını dövme hakkı konusunda fetva veren makam oldu. Mısırda, Muhammed Mursi’nin seçim kampanyası sırasında siyasi mücadele önceliğinin İsrail’e karşı savaşmak değil, ancak, eşcinsellerin öldürülmesi olduğu yönünde başkent Kahire’de, Tahrir meydanında vaaz vermişti. El-Karadavi’yi bu aşamada, “Suriye Ilımlı Muhalefetinin” onur konuğu olarak görüyoruz.

Tunus “devriminin” gerçekleşmesinin ilk evresinde, Nahda Hareketinin lideri, Müslüman Kardeşler Teşkilatı üyesi Raşid  Gannuşi’nin – herhangi bir yasal değişiklik olmadan – geri dönüşü için yapıldığı konusunda yorumda bulunanlara katılmama yönünde kesin derecede bir kanaate sahip olabiliriz.  Oysa Gannuşi, daha sonra, iktidar koltuğuna oturunca aile düzeninde çokeşliliği önermişti.

Suriye Baas rejimi bazı üyelerinin devlete karşı durduklarını veya Yemenli komünistlerin mensubu oldukları partiye karşı çıktıklarını gördüğümüzde şaşkınlık geçirebiliriz; bütün bu kesimler El-Kaide örgütüne katıldıkları anlaşılıyor. Neden taraf değiştirdiklerini anlamak için aile yaşam tarzlarını gözlemek yeterlidir.

Libya savaşında zafer kazananların şeriat düzeni getireceklerini ilan etmelerine ne demeli?

Şaşırtıcı gelen bu sosyal durum örnekleri yaygın olarak görülebilir ancak, Batı karşıtı kamp yanlısı tarafa geçişler daha çok sayıda.

Sömürgeci güçler, her zaman olduğu gibi, gerektiğinde eski dünyanın taraftarları da dâhil, yine de onların yardımı olmadan, mücadelede zaferle çıkmanın mümkün olmayacağı bir şekilde güç birliği ittifakına girdiler. Stratejileri, kısa vadede, sadece emperyalist çıkarlarını düşünmekten ibaret. ABD yönetimi, elbette, izlenen bu kolonyal politika tercihinin semeresini toplamada aceleci davranmadı. Kolonyal güçler bugün insanlara yaşattıkları şiddet olayları ortamında sörf yapıyorlar, ancak, meydana gelmesine neden oldukları şiddet olayları, tıpkı yaşamaya maruz kalan halkların gücünü aştığı gibi, bu güçlerin de haddini aşacaktır.

Arap âlemini saran bu yangın alevini söndürmeye kimsenin gücü yetmeyecek, çünkü çok kısa sürede değişime uğradı. Hiçbir iktidar kadın hakları sorununu artık göz ardı edemez.

Batı dünyası 1884 yılında prezervatif endüstrisine başladı, ancak, ürünün bütün ülkelerde piyasaya çıkmasına/reklamının yapılmasına onay verilmesi için 150 yıl sonra AİDS hastalığı salgını yaşanması gerekmişti. Diyafram ürünü 1880’de icat edildi, gebelik önlemek amaçlı dölyatağına yerleştirilen ürün (stérilet) 1930’larda yaygın hale geldi ve doğum kontrol hapı 1950’lerde bulundu.

Doğurganlığın kontrol altına alınması çiftlerin yaşam kalitesinde derinden bir dönüşüm sağladı. Birinci Dünya Savaşına kadar görücü usulüyle evlilik Batıda sosyal bir kural iken, İkinci Dünya Savaşından sonra yerini aşk evliliklerine bıraktı. Sonuç itibariyle toplum, üzerinde araştırma yapılan birçok memeli canlılar ve çok sayıda diğer türler arasında yaşandığına tanıklık edilmesine rağmen, daha önce “insan doğasına aykırı” olarak gördüğü eşcinsel evliliği kabul edecek mertebeye geldi [1].

Mayıs 1968 şartlarının yaşandığı döneme göz atacak olursak, “tüketim toplumu” koşulları etkisi altın bir yaşam süren Batılı toplumlarda artık çık sayıda boşanma olayları yaşanıyor. Tüketilip, atılabilecek ürünler sınıfına konulan yalnızca kadınlar değil, her iki cinsten insanlardır. İnsanlık tarihinde ilk defa,  çokevlilik üzerine kurulu bir yaşam tarzı gerçeği sosyal bir konu haline geldi, ancak bu defa da, zamana yayıldı. Ancak yeri geldiğinde,  birbirlerini destekleyen yeterli sayıda kadın veya erkeği görebiliriz artık.

Kadınların özgürlüğü için mücadele veren feministler, kadının bugün yeniden evine kapatılmasına itirazlarını haykırıyorlar, ama erkek rollerde. Feministler, her iki cinsin birbirlerinden farklı olduklarını olumlarken, özdeş olduklarını ve cinsiyetler arasında farklı kişiliklerin olduğuna katılmıyorlar (700 kişilik bir grup üzerinde yapılan araştırmada dişilik organına (génitale) sahip bireylerin XX kromozomları taşıyıcısı olmadıkları, ancak XXY kromozomlarını taşıdıkları görüldü. 20.000 kişilik bir kadın grubu üzerinde yapılan araştırmadan da, bu kadınların, erkeklik kromozomu olarak bilenen XY kromozomu taşıdıkları tespit edildi) [2]. Feminist avukat Hillary Clinton tam da bu dünya görüşünün somut bir temsilcisi olarak ABD’de Dışişleri Bakanı oldu ve “Arap baharı” olaylarının düzenlemesinde büyük rol oynadı. Sosyalist Partinin iktidara gelmesiyle birlikte bu ideoloji Fransa’da zafer kazandı, “herkes için evlilik” ve “eşitlik” kavramları yaygın hale geldi: Son seçimlerde hiçbir vatandaş bireysel olarak ortaya çıkamadı. Karşı cinsten birisiyle “çift” oluşturmak zorunda kaldı.

Batı dünyası yaklaşık olarak iki yüzyılda zar zor yaşadığı sosyal deneyimleri Arap âlemi yalnızca bir kuşak ömrü kadar bir sürede yaşadı.

Suudi Arabistan taraftarları, genel anlamda, Sünni Müslümanlardan oluşurken, İran taraftarları bloku bölgedeki bütün dinsel topluklardan meydana geliyor. Kamplar arasında sadece doğum olgusuna karşı tutumla açıklanabilecek çok sayıda istisnai sosyal durum var.

Hıristiyan kiliseleri 19.yüz yılda gebelikten korunma önlemlerine şiddetle karşı çıkıyorlardı. Papa Pie XII 1958’de doğum kontrol hapını suçlu ilan ederken, buna karşılık, Papa François aile hayatında “sorumlu ebeveynliği” göklere çıkardı ve “tavşanlar gibi öreyen” Hıristiyanları kınadı. Bugün dünyada, “Tanrı’nın tasavvuru” aleyhine olduğu gerekçesiyle, eşcinselliğin günah olduğunu öğretisini yayan hiçbir Katolik Kilise yok ve Papa François eşcinselleri yargılama yoluna gitmeyeceğini açıkladı.

(Bilgi, metafizik, siyaset, ruhun ölümsüzlüğü konuları yorumlayan Hıristiyan filozof) Saint Thomas Aquinas 13.yüzyılda birkaç haftalık bir fetüsün henüz canlı bir varlık olarak kabul edilemeyeceğini söylemesine rağmen, çok sayıda Hıristiyan’ın kürtaj yapılarak hamileliğin sonlandırılmasının bir cinayet olduğunu düşünmeleri, zihniyetlerin değişim geçirme evriminin henüz bitmediği anlaşılıyor. Batılı ülke vatandaşları bazı Müslüman gençlerin IŞİD örgütüne destek vermesi olgusu, “sorumlu ebeveynlik” mücadelesinin Avrupa’da her zaman galip gelmediğini gösteriyor.

Dört yıldan beridir “Arap baharı” olayları konusunda ABD’nin izlediği stratejileri analiz ediyorum. Halkın, bugünkü dünya koşullarında, kitleleri manipüle eden yönetimlere itaat etmediği düşüncesine katılmıyorum. İnsanlar her zaman, etraflarında nelerin olup bittiği bilincinden olmaksızın, büyük kitleleri yönlendiren ve onlara hükmedebilen daha büyük başka bir güce karşı uysal davranıyorlar.

Üçüncü Reich, 1936’da, Tarım Bakanlığına bağlı işletilip, Nazi SS birliğinde (SS:Scutzstaffel;Koruma timi) görev yapacak “aryan” kuşağı çoğaltmak ve yetiştirmekle görevli kuruluşlar olan “Lebensborn” doğum evlerini açmıştı.

Arap coğrafyasında gelişen olayların anlayabilmek amacıyla, belki de tarihimiz üzerinde yeni bir okuma yapmak gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında ittifak halinde olan devletlerin (Birleşik Krallık, özgür Fransa, ABD ve Sovyetler Birliği), erkek popülasyonunun savaşta ölmesi ve azalma olmasından dolayı, aynı hayret duyguları içerisinde, feminist hareketlerin aktif olduğu bir dönem geçirdikleri ve sosyal yaşam sorumluluğunu kadınlara tevdi ettiklerini görebiliriz. Mihfer/Eksen ittifakı devletleri (Almanya, İtalya, Fransa ve Japonya), insani bir ihtiyaç olmasına rağmen, gebelikten korunma önlemlerini kesin hükümlerle yasaklayarak, gebelik durumlarından kadınları her türlü sorumluluktan muaf tutular.

Kaynak : http://www.voltairenet.org/article187173.html

Çeviren: Nizamettin Karabenk/ozguruniversite.org

Yorumlar

Video Porno Incesti