porno izle
DÜNYA

4 Ekim günü devlet güdümlü Suudi Haber Ajansı tatsız bir haber verir. Katif kentinin doğusunda, Suudi güvenlik güçleriyle isyancı Şiiler arasında şiddetli çatışmalar yaşanmaktadır. Olay önceden huzurlu olan bu petrol zengini krallıkta, “kargaşa ve isyan kışkırtıcılarının” ellerinde molotof kokteyli ve silahlarla aniden ortaya çıkışı biçiminde sunulur. Protestocuların büyük bölümü öldürülmüş ya da etkisiz hale getirilmiştir, yine 11 polis memuru da yaralanmıştır. Hükümet olayların hemen ardından “satın alınmış ya da kandırılmış kişi veya gruplarca” meydana getirilecek herhangi bir muhalefet hareketine “demir yumrukla” cevap verileceği beyanatında bulunmuştur. Suudi yetkililer demecin sonunda, tüm bu isyanların sorumlusu olarak, Arabistan’ın Ortadoğu’daki ezeli rakibi olan İran’ı çok örtülü bir biçimde işaret etmekten de geri kalmamışlardır.

Suudi Arabistan Arap baharında gözle görülür biçimde rol oynamıştır. Gidişatı yönetmek için ciddi çaba harcayan Riyad tüm bölge için klavuz unsur –ve hatta gerektiğinde de demir yumruk- konumunda olmaya çalışmıştır. Arap isyan dalgasında, temsili bir yönetime doğru hızlı ve kapsamlı bir dönüşüm olasılığını ortadan kaldıran şey herhalde, Suudi Arabistan’ın iktidarı tehdit eden isyancı kitlelerin bastırılmasına yardım etmek için komşusu Bahreyn’nin sınır bölgelerine tanklarını göndermesidir.Amaç açıktır. Riyad’ın müttefiki olan Sünni Bahreyn monarşisinin iktidarını sürdürmesi ve yönetimi altındaki Şii çoğunluğu kontrol altında tutabilmesi için ihtiyaç duyduğu desteği vermek.

Ancak tüm bu müdahaleler her koşulda Kral Abdullah bin Abdulaziz El-Suud’un işine yaramıştır. Bu sayede Bahreyn’deki Şii isyanlarını görerek harekete geçen Suudi Arabistan Şii azınlığının mobilizasyonu gözle görülür biçimde kırılmıştır. Yine bir tabur tankın Bahreyn’de adeta gövde gösterisi yapması ezeli rakip İran’a verilmiş tehditkar bir asker selamıdır. Tüm Ortadoğu ülkelerine şu mesaj verilmiştir: Suudi Arabistan; yumuşak diplomasiden tüm ordunun kullanıldığı askeri operasyonlara kadar her türden yöntemi kullanarak bölgedeki karşı-devrimci misyonunu her koşulda sürdürecektir.
Arap Baharı’nın başlangıcından bu yana Riyad yerel çatışmalara müdahil konumda olmuştur. Daha Ocak ayına gelmeden Krallık, Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin Ben Ali’ye sığınma imkanı sunmuştur. Arap diktatörlerini hiçbir zaman kitlelerin adaletine terk etme yanlısı olmayan Riyad, Ben Ali’nin hakkında açılan davalar için ülkesine iade edilmesi yönündeki talepleri inatla reddetmiştir. (Ben Ali hala Riyad’da kalmaktadır.) Yine Ben Ali’nin avukatları aracılığıyla ulaştırdığı beyanatlarında, ülkesinin insanlarına Tunus’un “modernleşme” sürecine kararlılıkla devam etmesi yönünde verdiği mesajlar dikkat çekicidir. Suudilerin dostluğunu ve konukseverliğini kaybetmemek için bir laiklik yanlısı olarak en büyük korkusunun Ennahda’nın (Uyanış olarak çevrilebilir.Ülkedeki en büyük İslamcı parti) yükselişi olduğunu ifade etmekten çekinmektedir. Ennahda’nın ani yükselişinin (en azından kısmen) Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan tarafından desteklenmesi ile ilgili olduğu düşünülmektedir.

Esasında tüm bölgedeki İslamcıların Riyad’ın yönlendirmesiyle, Riyad lehine çalıştıkları bir sır değildir. Eski Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle Suudi iktidarı, kendisinden düzenli olarak finansal destek alan Müslüman Kardeşler üzerinden (ve hatta Müslüman Kardeşlerin daha radikal olan selefi müttefikleri üzerinden) Mısır’da nüfuz alanı bulmuştur. Ve yine bugün Müslüman Kardeşler’in Hüsnü Mübarek sonrası dönemde içine düştükleri şaşkınlığı ve acemiliği yavaş yavaş üstlerinden atmaya başladıkları gözlenmektedir. Gelecek seçimler için yüz binlerce dolar harcayan Müslüman Kardeşler’in seçim yarışından zaferle çıkmaya kararlı oldukları bilinmektedir. Cemal Abdülnasır’ın devlet başkanı olduğu baskı döneminde Müslüman Kardeşler’in lider kadrosunun Suudi Arabistan’dan sığınmacı statüsü almış olmaları ilginçtir. Daha radikal olan İslamcı grupların, Suudi Kraliyet ailesinin batı ile hain ve sinsi bir işbirliği içinde olduğunu her fırsatta dile getirdikleri bilinmektedir. Müslüman Kardeşler bu konuda en ufak bir eleştiri dile getirmediği gibi Riyad ile olabildiğince sıcak ve dostane bir ilişki yürütmektedir.Suudi Arabistan son günlerine değin isteksizce ve umutsuz bir biçimde Mübarek’i desteklediği gibi devrim sonrası süreçte de yine ülkenin yeni siyasal aktörlerini desteklemektedir. Yemen’in son dönemde içine girmiş yeniden yapılanma süreci de yine benzer bir seyir izlemiştir.

Başkanlık Sarayı’nın bombalanmasında yaralanan Ali Abdullah Salih, Suudi Arabistan’a kaçmıştır (başka nereye olabilirdi ki?). Ve yine olayların durulmasının ardından geçen ay ülkesine dönen Salih’in kendini Suudi yönetimine eskisine göre çok daha borçlu hissettiği açıktır. Yaşamını Suudi doktorlara borçludur ve aşiret ilişkilerinin son derece belirleyici olduğu böyle bir coğrafyada bu tarz kişisel borçlar çok önemlidir. Ancak Salih yine de çok endişeli görünmemektedir: Başkent Sana’daki göstericilerin çoğunluğu işgal ettikleri kent meydanını büyük ölçüde terketmiştir, yine kalanlar da son derece bitkin ve moralsiz bir görüntü vermektedir. Esasında son dönem de ülkeyi çalkalayan bu isyan dalgası, ülkenin en kitlesel İslamcı partisi olan İslah (ya da Reformist İslamcı Kongre) kökenli aktivistlerce büyük ölçüde ele geçirilmiştir. Bu hareketin kitle temelini oluşturan, Hashid ismiyle de bilinen Suudi destekli aşiretler konfederasyonunun Salih karşıtı bir tutum içine girmesi İsyan dalgasının seyrini belirlemiştir denilebilir. Bu iktidar mücadelesinden kim galip çıkarsa çıksın –(Hashid ya da Salih) Suudiler her iki olasılığı da lehlerine çevirme imkanına sahiptirler.

Ortadoğu’nun geleceği açısından en belirleyici konumda olan ülkenin Suriye olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kral Abdullah’ın, Şam yönetiminin Ağustos ayında patlak veren isyanı kanlı bir biçimde bastırmasını eleştirmesi son derece ironik bir manzara yaratmıştır. Riyad’ın insan hakları karnesinin, en hafif deyişle Şam’dan daha parlak olmadığı herkesin malumudur. Suudi Arabistan’ın Şam’daki büyük elçisini geri çekeceğini ilan etmesi Suriye’deki rejimin vahşice uygulamaları karşısında bir protesto bile sayılamayacak bir eylemdir kuşkusuz. (asıl meselesinin insan hakları ya da demokrasi olduğu oldukça kuşkuludur.) Tüm bunlar Riyad’ın, İran’ın bölgedeki karşı devrimci oluşumlar üzerinde kurduğu baskıyı azaltması için harcadığı çaba ile ilişkili düşünülmelidir. Körfez Ülkeleri Konseyi ülkelerince (Bahreyn ve Kuveyt) elçiliklerini geri çekeceklerini belirten benzer bir karar alınmasının ardından Arap Birliği de bir deklarasyon yayınlayarak Şam’ın devam eden katliamları ile ilgili olarak sessiz ve çekingen endişelerini bildirmişlerdir. Ülkeler arasındaki bu belirgin parelellik; Krallığın, Arap ülkelerini belli bir doğrultuda hizalamaya müktedir olduğunu ve onları bölgesel güç merkezinin isterlerince hareket etmeye zorladığını kanıtlamaktadır. Suriye rejiminin yıkılması durumunda (ki bu barışçıl eylemlerin silahlı isyanlara dönüştüğü göz önüne alındığında an meselesidir) bu baskıcı bir diktatörlüğün sona ermesi anlamına geldiği gibi Tunus ile birlikte en azından görüntüde laik olan ikinci Arap ülkesi Suriye’deki laik rejimin sona ermesi de demek olacaktır. (ki bu da Riyad için bir başka kazançtır.)

Tüm bunlar bir yana Riyad’ın bölgedeki konumunu sağlamlaştırdığı göz önüne alınırsa asıl sorulması gereken soru Suriye rejiminin yıkılması olasılığına karşı öngörülen seçeneğin ne olduğudur. Riyad, Esad-sonrası Suriye’nin; İran karşıtı ve sünni eksenli bir yeni hükümetin emrinde olan bir ülkeye dönüşmesi umudu içindedir. Ne var ki bu umutsuz kalmamak için sığınılmış, zorlama bir umuttur. Çünkü Suriye yeni bir hükümete doğru yumuşak geçiş yapan bir ülkeden ziyade kanlı bir iç savaşın eşiğinde fanatizme kilitlenmiş bir ülke görüntüsü vermektedir. Yine de Riyad’ın desteklediği ve finanse ettiği gruplardan olan Müslüman Kardeşler ve müttefikleri, eninde sonunda yönetim kademesine yükseleceklerdir. Gerçekten de muhalif gruplar arasında en ileri düzeyde örgütlenmiş konumda olan Müslüman Kardeşler’in yaşanacak boşluğu en iyi dolduracak siyasi hareket olduğu açıktır.

Çeviri: Eylem Çağdaş

Kaynak: Foreignaffairs.com

Yorumlar

Bir Cevap Yazın